Ortadoğu Gazetesi

Atatürk'e Yön Verenler (1)

ARAŞTIRMA / 2009-05-07 11:37:04

Atatürk'e Yön Verenler  (1)

ATATÜRK'ÜN MİLLİYETÇİLİK VE TÜRK -İSLÂM BİRLİĞİ ANLAYIŞI

Muharrem Günay Sıddıkoğlu 

Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Türkiye'de giriştiği inkılâp hareketlerinde Tanzimat ve Meşrutiyet döneminde yetişen şair, yazar ve düşünürlerden ilham aldığı bilinmektedir. Atatürk'ü en çok etkileyen ve O'nun fikri dünyasının oluşmasına katkısı olan insan Büyük Türk Düşünürü Ziya GÖKALP' tir. Atatürk'ün GÖKALP' ten sonra en çok etkilendiği şair, yazar ve düşünürler ise, Mehmet Emin YURDAKUL ve Namık Kemal'dir. Atatürk bu konuda şöyle der:

"Benim ruh ve bedenimin babası, Ali Rıza Bey, heyecanlarımın babası Namık Kemal, fikirlerimin babası Ziya Gökalp'tır."

Tarihi incelediğimizde başarıya ulaşmış her inkılâp hareketinde, inkılâbı geçekleştiren önderlerin ve devlet adamlarının kendilerinden önce yaşayan veya çağdaşları olan fikir adamlarının görüş ve düşüncelerini ya aynen ya da az veya çok değiştirerek uygulamaya koydukları bilinmektedir.
 
Fransız İhtilalını yapanların üzerinde 18. Yüzyıl düşünürlerinin etkileri olduğu gibi, Rusya'daki Bolşevik ihtilalında da Karl MARKS ve Friedrich ENGELS'in tesirleri olmuştur. Atatürk tarafından gerçekleştirilen Türk İnkılâbı' da bu genel kural dışında değildir. Çocukluk yıllarından beri yurt meselelerine karşı yakın bir ilgi duyan M. Kemal, Türk vatanının kurtulması ve Türk Milleti'nin yükselmesi için ileri sürülen fikirleri yakından takip ediyor, konu ile ilgili yayınları okuyordu.

Yerli ve yabancı fikir adamları Atatürk'ün gerçekleştirmiş olduğu inkılâplar üzerinde Ziya GÖKALP' in büyük tesirleri olduğunu açıkça belirtmişlerdir.

İsrailli tarihçi Uriel HEYD "Foundations of Turkish Nationalism " (Londra 1950) adlı eserinin 170. sayfasında şunları yazar:

"GÖKALP' in fikirleri, kendisinin de önemli rol oynadığı genç Türk Hareketi'nin ideolojisi ile Atatürk rejimi arasında vazgeçilmez bir bağ teşkil eder. GÖKALP, 1909'dan 1924'e kadar devam eden edebiyat sahasındaki faaliyetleri süresince, 1908_1909 inkılâbının prensiplerinden tedricen uzaklaşarak Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, laiklik, halkçılık ve inkılâpçılığa dayanan Kemalizm'e yol açmıştır.(Prof Dr. Ercümend KURAN, Atatürkçülük Üzerine Denemeler, s. 64 Ank.1981)

Amerikalı sosyolog antropolog Robert F. SPENCER de "Cultura Process And İntellectual Current: Durkheim and Atatürk" adlı incelemesinde şöyle der:

"İngiliz işgal kuvvetleri tarafından Malta'ya sürülen GÖKALP, Yunanistan ile harp sırasında memleketine döndü. Gittikçe büyüyen Kemalist hareketine bağlandı ve Atatürk'ün yakın çevresine hiçbir zaman dâhil olmadıysa da, devamlı yayınları, ünü ve coşkun vatanseverliği ona partide bir yer sağladı. Erken ölümüne ve siyasi önderlikte faal bir mevki almamış olmasına rağmen, o Atatürk rejiminin güdümlü sosyal değişmelerinin gerisindeki entelektüel kuvvet olarak belirir."(E.Kuran s.64)

Gökalp'ın Atatürk tarafından gerçekleştirilen Türk İnkılâbı'ndaki tesirlerini ayrıntılı bir şekilde incelmeden önce, genel olarak toplu tesirleri üzerinde durmak gerekir.

Gökalp, Türk Milleti'nin sosyal, ekonomik ve kültürel problemlerinin objektif ilim metoduyla incelenmesinin gereğine inanıyordu. Atatürk de bilimin üstünlüğüne ve yol göstericiliğine inanmış ve icraatlarında akılcı bir yol izlemiştir. "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir."Sözü O'nun ilme verdiği önemi gösterir. Genel olarak Ziya GÖKALP' in, "Akılcılık, Millet ve milliyetçilik, Ülkücülük-Mefkûrecilik, Milli Kültür, Muasırlaşmak, Halkçılık, Laiklik ve Din, Milli Demokrasi, Kadın Hakları, Mutedil Devletçilik ve Tesanütçü İktisadi Yapı, Türkçecilik" konularındaki görüş ve düşünceleri Atatürk İlke ve İnkılâpları'na temel teşkil etmiştir.

Atatürk, her şeyden önce Malta'dan dönen Ziya GÖKALP' e çok yakın ilgi göstermiş ve O'nu gelecek nesillerin milliyetçi bir şuurla yetişmesi için programlar yapmak üzere o zamanki Milli Eğitim Bakanlığı'ndaki Talim Terbiye dairesinin başına geçirmiştir. Atatürk tarafından GÖKALP' e verilen diğer önemli bir görev ise yeni kurulacak olan Türk devletinin iktisat programını hazırlamaktı.

Birinci Dünya savaşında yenilgiye uğrayan Osmanlı devleti yavaş yavaş tarih sahnesinden çekilirken; yeni bir Türk devleti kurmak üzere Anadolu'da bir ölüm kalım savaşı veriliyordu. Milli Mücadele bütün hızıyla sürerken yeni Türk Devleti'nin iktisat politikasını belirlemek üzere Atatürk tarafından bir komisyon kuruldu. Bu komisyonun başına Atatürk yine Ziya GÖKALP' i getirmişti.

Enver Behnan ŞAPOLYO, Ziya GÖKALP'in bu kurulun başkanı olduğunu, çalışmalarını Ankara garında bir vagon içinde yürüttüğünü, Atatürk'ün zaman zaman bu çalışmalara katıldığını yazar…Uzlaştırıcı niteliği bilinen Ziya GÖKALP'in başkanlığındaki bu kurulda iki egemen düşünce oluşur. Biri devletin iktisadi yaşama karışmaması anlamında liberal görüştür.
 
Kurulun bir bölümü liberalizmi savunur. Kurulun öteki üyeleri ise, devletin iktisadi yaşama bütün haklarıyla karışması anlamında sosyalizmi savunur. Bu da ikinci görüştür. Başkan Ziya GÖKALP, her iki görüşü uzlaştırarak, siyaset dilimizdeki deyimiyle "Karma iktisat" modelini özel kurulun sonuç çalışması olarak oluşturulmuştur. Atatürk'ünde "olur" unu alan "Karma iktisat" modeli, yeni iktisat literatüründe "Elektrik Model" olarak geçecektir. (Prof.Dr. A.Mumcu ve arkadaşları. Atatürk ilke ve inkılâpları tarihi II, s:236)

Böylece "Türkler, hürriyet ve istiklali sevdikleri için iştirakçi (komünist) olamazlar. Fakat eşitliği sevdiğinden dolayı fertçi de (liberal-kapitalist) olamazlar"diyen ve toplumcu, dayanışmacı ve Türk'e has bir "milli iktisat Modeli"ni savunan GÖKALP' in görüşleri Atatürk tarafından benimsenmiş ve devlet politikası haline getirilmiştir.

GÖKALP'ın başkanlığındaki komisyonun, tespit ettiği iktisat politikası büyük zaferden sonra İzmir'de toplanan iktisat kongresinde yeniden ve çok kapsamlı olarak ele alınmıştır.

Ziya GÖKALP'IN aniden hastalanışı ve zamansız ölümü ATATÜRK'Ü son derece üzmüştür. Hastanede yatmakta olan GÖKALP'E ölümünden kısa bir müddet önce 21 Ekim 1924 günü Gazi Mustafa Kemal imzasıyla şu telgraf gelmiştir:

"Muhterem Ziya GÖKALP beyefendiye, rahatsızlığınızdan çok teessürle haberdar oldum. Sıhhat-ü afiyetiniz haberine memleketçe intizar olunmaktadır. Süratle iade-i afiyetiniz için Avrupa'da tedaviye ihtiyacınız varsa icap eden her şeyin tahsisini tekeffül ediyorum. Sıhhatiniz ve mahalli tedaviniz hakkında iş'arınızı bekler, muhabbetkar selamlarımı beyan ederim."

Ne yazık ki GÖKALP' in cevabi telgrafının Ankara'ya ulaştığı saatlerde 25 Ekim 1924 sabahı saat 5'te, kırk dokuz yaşında büyük Türk milliyetçisi ve düşünürü hayata gözlerini yumuyordu. Ziya GÖKALP' in ölümü üzerine çok üzülen Atatürk, ailesine bir telgraf göndererek taziyelerini belirtmiştir:

"Muhterem zevciniz Ziya GÖKALP Bey'in bütün Türk Âlemi için pek elim bir ziya teşkil eden gaybubet-i ebediyyesinden mütevellit hissiyat-ı taziyatkaranemi ve Türk Milleti'nin samimi teessürat-ı kalbiyesini zat-ı ismetanelerine arz eder ve Türk Milleti ve hükümetinin büyük mütefekkirin ailesi hakkında hissiyat-ı müşfikanesini temin derim efendim." Reisicumhur Gazi M. Kemal "Benim ruh ve bedenimin babası Ali Rıza Bey, Heyecanlarımın babası Namık Kemal, Fikirlerimin babası Ziya Gökalp'tir."(Atatürk) Atatürk'ü Gökalp'tan sonra en çok etkileyen şair ve yazarların başında Namık KEMAL ve Mehmet Emin YURDAKUL gelmektedir.

Atatürk bir defasında 13 Ocak 1921 günü T.B.M.M. kürsüsünden şöyle seslenmiştir:

"Namık Kemal demiştir ki:

Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini
Yokmudur kurtaracak bahtı kara mâderini?"

İşte bu kürsüden, bu meclis-i Ali'nin reisi sıfatıyla hey'et-i alinizi teşkil den bütün azanın her biri namına ve bütün millet namına diyorum ki:

"Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,

Bulunur kurtaracak baht-ı kara maderini." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri cilt.1 s. 154)

Atatürk, İkinci İnönü zaferinin kazanılması dolayısıyla kendilerine bir tebrik telgrafı gönderen Namık Kemal'in oğlu Ali Ekrem BOLAYIR Bey'e vermiş olduğu cevapta şöyle diyordu:

"Anadolu'nun ruhu, bütün feyz_i mukavemetini aba_i tarihinden almıştır. Bize bu mukaddes feyzi nefh eden ervah_ı evdad arasında mükerrem babanızın pek büyük mevkii vardır. Mecruh vatanın halasü istiklali için ölmek yolunda bu günkü nesle ta'limi fedakari eden Büyük Kemal hakkında tekrir_i tazimata vesile olan telgrafnamenize arz-ı şükran-ı mahsus eylerim efendim." 10 Nisan 1337 T.B.M.M Reisi M. Kemal

Atatürk Milli Mücadeleye katılmak üzere İnebolu'ya gelen M. Emin YURDAKUL' a şu telgrafı çekmiştir:

"İnebolu'ya Milli Şairimiz Mehmet Emin Beyefendiye:

"Türk milliyetperverliğinin ilahi mübeşşiri olan şiirleriniz bu günkü mücadelemizin ruh-u hamasetine ufk-u tulu olmuştur. Teşriflerinizden duyduğum memnuniyeti beyan ile sizi milletimizin büyük babası olarak selamlarım" 1 Nisan 1337 T.B.M.M. Reisi M. Kemal

Daha ileriki yıllarda yaptığı bir konuşmada, Mehmet Emin'in ilk defa Manastır Askeri Lisesinde öğrenci iken okuduğu:

"Ben bir Türk'üm dinim cinsim uludur…" dizesiyle başlayan manzumesinin, kendisinde, milli duyguların uyanışını nasıl etkilediğini anlatmıştır. (Prof. Dr. A. MUMCU ve arkdş. Atatürk İlkeleri ve İnkılâpları Tarihi 2 / 201)

Atatürk'ün fikri dünyasının oluşmasında bu büyük üç Türk Düşünürünün (N. Kemal, M. E.Yurdakul ve Z.Gökalp) büyük etkileri olmuştur. Bilhassa "Türkçülüğün Esasları"nı yazan Ziya Gökalp, Atatürk'ün yaptığı inkılâpların ve Yeni Türk devletinin arkasındaki entel bir güç olarak yerini almıştır.

ATATÜRK'ÜN MİLLET VE MİLLİYETÇİLİK ANLAYIŞI

Milliyetçilik, fertlerin milletlerine karşı besledikleri derin sevgi ve saygının, kültürel değerlerine bağlılığın ve bu değerleri isteyerek, severek, koruyup geliştirme arzularının bir ifadesidir.

Milliyetçilik konusuna geçmeden önce; millet nedir? Sorusu üzerinde durmak gereklidir.

Millet ve milliyetçilik konularında zaman, kültür ve coğrafya itibariyle farklılıklar görülebilir. Fakat insanın var olduğu her yer ve zamanda millet ve milliyetçilik vardır. Bu duygu insanın yaratılış icabı fıtratında var olan ilahi bir hikmettir. İlahi bir hikmet olarak farklılık ve mensubiyet şuuru içerisinde insana bu duyguyu veren Yüce Allah, milliyetçiliğin sınırlarını da çizmiş; adalet dairesinde ve mutedil sınırlar içinde kalmasını emretmiştir. Birbirlerini tanısın, sevsin, iyi ve güzel işlerde birbirleriyle yarışsın ve medeniyetin oluşmasına müspet yönde katkıda bulunsun diye farklı milletler halinde yaratılan insanın bu farklılıktan veya başka sebeplerden dolayı adaletten ayrılmasını da yasaklamıştır. İnsanın imtihan edildiği sahalardan birisi de bu olsa gerekir.Bu durum Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılır:

"Ey insanlar, biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık ve bir birinizle tanışasınız (bilişesiniz, iyi ilişkiler kurasınız, iyi işlerde bir birinizle yarışasınız) diye şubelere (milletlere) ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki Allah katında en şerefli olanınız takvada (Allah'tan korkma ve dine hizmette) en ileri olanınızdır. (Hucurat Suresi, 13); "O gökleri, o yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin birbirine uymaması da O'nun ( Yani Allah'ın ) ayetlerindendir.(Varlığını, gücünü, kudretini gösteren delillerindendir.) Hakikat bunlarda düşünen insanlar için elbette ibretler vardır." (Rum Suresi, 22)

Millet nedir? Sorusuna cevaplar aramaya başlayacağız. İşe bir zamanlar elimizden düşürmediğimiz Kurt KARACA takma adıyla yazı yazan Prof. Dr. Fikret Eren'in "Milliyetçi Türkiye" adlı kitabıyla başlayalım:

"Türk milletini meydana getiren faktörler, tabii ve objektif, manevi veya sübjektif olmak üzere ikiye ayrılır. Tabii ve objektif faktörlerin başında dil, yurt ve soy birliği gelir. Manevi ve sübjektif faktörler ise, bilhassa kültür, ülkü, tarih ve bağımsız olarak yaşama arzusudur." (K. Karaca, sayfa 16)

Kurt Karaca, dil, yurt ve soy birliğini şu şekilde açıklar:

"Dil birliğini sağlayamamış bir topluluğun, millet vasfını kazanması mümkün değildir. Tarihte milletlerin doğmaları ve yok olmaları, genel olarak dillerin doğuş ve unutulması ile birlikte olmuştur... Milletimizi meydana getiren dil Türkçe'dir ve yüzyıllardan beri canlı bir şekilde yaşamamızın, dağılıp yok olmamamızın en öneli faktörlerinden biri olmuştur.

Yurt (ülke) birliği... İnsan, içinde doğup yaşadığı coğrafi çevrenin şartlarına uyar. Ayrıca coğrafi çevrede yaşayan insanlar, ortak özelliklere, yakınlık ve benzerliklere sahip olur, duygu, düşünce, ülkü birliğine erişir, acı tatlı hatıralar edinir. Ülke (yurt), milleti meydana getiren bir faktör olduğu için,milli bütünlük ancak ülke bütünlüğü ile sağlanır....

Soy birliği, Türk Milleti'nin en canlı ve itici faktörüdür. Atatürk, 'Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.' derken, milletimizi meydana getiren en önemli faktörün, soy faktörü olduğunu belirtmek istemiştir. Soy, organik bir unsur olduğu için, insanların fikri, fiziki yetenek ve güçlerini meydana getirir. Her soyun fikri ve fiziki gücü birbirinden ayrıdır. Türk soyunun bağımsız bir soy olarak varlığı ve değeri bilginler tarafından kabul edilmiştir. Bu büyük ve değerli soy, yozlaşma ve yabancılaşma tehlikesine karşı korunmalıdır. Tarihte 16 Dünya imparatorluğu ve (sayısız devlet) kurmuş bir soy olması onun değerli oluşunun en büyük delilidir. (K. Karaca, 17-18)

Yüce kitabımız Kur'an "biyolojik ırk" gerçeğine parmak basar; fakat "ırkçılığı" yasaklar. Sevgili Peygamberimiz de bir hadislerinde "İnsanlar madenler gibidir" demiştir. Etnik temellere dayanan Irkçılığı yasaklayan İslam, üstünlüğü takva ile Allah ve Resulüne iman ve hizmet etmekte ileri olmakla tayin eder. Yine Kur'an'dan anladığımıza göre (Rum 22, Fatır 27-28) insanların renklerinin, ciltlerinin, dillerinin ayrı ayrı olması Allah'ın varlığını, birliğini, gücünü ve kudretini gösteren delillerindendir.

Türk Milliyetçiliğinin benimsemiş olduğu "soy birliği" anlayışının; Hitlerin ırkçılık teorileri ve 'laborotuvar ırkçılığı' ile uzaktan yakından bir alakası yoktur. Bizim anlayışımız, aynı soydan gelme anlayışına dayanan "Manevileştirilmiş bir soyculuk" anlayışıdır. Bu konuyu S.Ahmed Arvasi şu şekilde açıklar:

"…Milletlerin hayatında önemli bir yer tuttuğuna şahit olduğumuz ve sosyolojinin "içtimai ırk" olarak ele aldığı ve "biyolojik ırkçılık" tan tamamen ayrı diğer bir gerçek vardır. Türk milliyetçiliği, politikasını "biyolojik ırkçılık" üzerine kurmayı reddetmekle beraber, "içtimai ırk" gerçeğini inkâr ve ihmal etmemelidir.

Nedir içtimai ırk?

Adından da anlaşılacağı üzere,"içtimai ırk" biyolojinin konusu değildir. Sosyolojinin konusudur. Bir milleti teşkil eden fertlerin, ailelerin, sınıf ve tabakaların "soy birliği şuuru" dur. Ortak bir şuur tarzında beliren "mensubiyet duygusunun" soy ve kan birliği şuuru biçiminde de duyulmasıdır. Zaten, biyolojik veraset yanında, ortak kültür, ortak coğrafya, ortak hayat tarzı ve ortak mücadeleler, bir milletin fert ve tabakalarını hem ruhi, hem de fiziki bakımdan birbirine yaklaştırır. Aynı kültürün içinde yaşayan ve aynı kaderi paylaşan insanlar arasında "evlenmeler" kolaylaşacağından tarih içinde, bir oluş ve yoğruluş halinde insanlar " fizikman da " birbirlerine benzemeye başlarlar. Yani, sosyal, kültürel, ekonomik ve politik bütünleşmelerden, sosyolojik bir zaruret olarak, zamanla bir "içtimai ırk" doğar. (S.A. Arvasi, Türk-İslam Ülküsü 1, 118)

"Biyolojik ırkçılık" parçalayıcı ve bölücü bir karakter taşıdığı halde, "içtimai ırkçılık-soyculuk" birleştirici ve bütünleştirici bir özellik taşır.

"İçtimai ırkçılık ve ya Manevileştirilmiş bir soyculuk": İnsanların aynı soydan geldiklerine ve aynı millete mensup olduklarına inanmalarıdır.

Kimse biyolojik verasetini tayin iradesine sahip değildir. (Bu Allah'ın bir takdiridir.) Ama "içtimai ırk" tercihe açıktır. Aynı tarihe, aynı kültüre, aynı dine ve ülküye sahip insanlar arasında "kan ve soy birliği" şuurunun güçlenmesine yol açar. Kendi içine kapanan dar bölge, "aşiret", "tabaka", "etnik gruplar" arasında "evlilik köprüleri" kurarak "milli şuuru" güçlendirir. Bütün Türk tarihi boyunca, aşiretler ve beylikler arasındaki çatışmaları yumuşatmada bu yol, pek çok kez denenmiş ve faydalı da olmuştur.(S. A. ARVASİ,121)

Bunun yanında bir millete mensup olmak da bir noktada kader işidir, Ziya Gökalp'ın de belirttiği gibi: "Millet iradi bir kavram da olamaz. Çünkü her ferdin milliyeti, onun keyfine, iradesine tabi bir şey değildir. Görünüşte fert kendisini şu yahut bu millete mensup kabul etmekte hür zanneder. Hâlbuki fertte böyle bir hüviyet yoktur. Bir millete mensup olmak bir kader işidir. Fert bir millet içerisinde hayata gelir ve o milletin terbiyesini alarak yetişir ve o kültürel zümreye dâhil olur." Biz de bu gerçekten hareketle; Bir millete mensup olmanın kader işi, din seçmenin ise tercih işi olduğunu belirtip, "TÜRKLÜK KADERİMİZ, İSLÂMİYET TERCİHİMİZ " diyoruz. Çünkü ezelde Cenab-ı Hak, ruhlarımızı ve nefislerimizi yarattığında bizim hangi ırk ve millete mensup olacağımızı da tespit etmiştir.

İnsanlığı bir aile olarak kabul edersek, milletler de bu ailenin şahsiyetlerini korumak isteyen ve inkâr edilmeleri imkânsız olan birimleridir. Tarih, milletlerin kolay kolay yok olmaya rıza göstermediklerine aksine çok çetin direniş gösterdiklerine şahittir. Ne Alman Almanlığından, ne Fransız Fransızlığından ne de Arap Araplığından vazgeçmek ister. Çünkü bu duygular insanda fıtridir ve insanoğlu var olduğu sürece yaşayacaktır. Bütün "internationalist" akımlar (komünizm, Siyonizm vb.) millet ve milliyetçilik karşısında mağlup olmuşlar ve tarih boyunca da mağlup olmaya mahkûmdurlar.

Milletlerin arkasında zengin bir tarihi miras vardır, bu nedenle suni bir millet meydana getirilemez, suni devletler meydana getirilebilir, fakat onlar da uzun ömürlü olmaz.

Sadri Maksudi ARAL, Türk milliyetçiliği konusunda şöyle der:

"Bu günkü milliyetçilik sosyolojik ve psikolojik esaslara dayanır: Kan tahliliyle uğraşmaz, kafataslarının şekliyle de ilgilenmez. Muayyen bir millete bağlılık ruhu bu günkü milliyetçiliğin esaslarıdır. " (S. M. Aral, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, s. 189)

Bir milletin meydana gelebilmesi için dil, soy ve yurt birliğinin yanında kültür, ülkü, tarih ve bağımsız olarak birlikte yaşama arzusu gibi sübjektif faktörlerin de olması lazımdır. Kültür, ülkü ve tarih, aynı soydan geldiklerine inanan, aynı dili konuşan insanlar arasında ortak bağ ve ilişkiler kurar. Sanat, destan ve hatıralar milletlerin kurulmasında büyük rol oynarlar. Oğuz Destanı, Dede Korkut, Bozkurt miti ortak değerlerdir. (K.Karaca,19)

Prof. Dr. Remzi Oğuz ARIK, Türk soyundan gelmeyip de acı tatlı günlerimizde bizimle birlikte olup kader birliği yapanları da Türk soyundan saymıştır:

"Millet soy esasına dayanan, kültür birliğini benimsemiş insan kitlesidir. Türk soyundan gelenlerle birlikte, bu soyun yarattığı kültürü benimsemiş, bu kültür hayatını benimsemiş, bu kadere katılmayı benimsemiş olanlardan meydana gelir.

Soyu Türk olma(ma)kla beraber Türk soyunu benimseyen, Türk kaderine kapılan, bu husustaki iradesini kara günlerde belirtip işleyen, yani Türk kalan insanları biz bugün milletimizin öz çocuğu bilmekteyiz." (R.O.Arık, İdeal ve İdeoloji, s.109)

Prof. Dr. Erol GÜNGÖR, "Bu günkü batı dünyası, bilhassa Amerikalıların tesirinde olmak üzere milliyetçilik denince daha çok faşizm ve Nazizm'i anlamaktadır. Hakikatte milliyetçilik bir kültür hareketi olmak dolayısıyla ırkçılığı, halka dayanan bir siyasi hareket olarak da otoriter idare sistemlerini reddeder." (E.Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, s.109)

Güngör, milliyetçiliği, ileri millet olmanın başka bir hali olarak görür:

"Kitlelerin millet olma çabalarında rehber edindikleri prensiplerin siyasi doktrin haline gelmesine milliyetçilik diyoruz. Milliyetçilik bugünkü cemiyette Marksizm de dâhil olmak üzere bütün dinlerden daha kuvvetli bir birleştirici güç kaynağı durumundadır. Siyasi ve sosyal birliğin temeli her yerde milli birliğe dayanmakta, mevcut siyasi birlikler de ayakta kalabilmek için bir an önce millet denilen sosyal bünyeyi gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Milliyetçiliğin çeşitli memleketlerde birbirinden farklı manzaralar göstermesi de onun ideolojik bir dünya görüşünden ziyade sosyal gerçeklere dayanan bir siyasi-sosyal değişme cereyanı olduğunu gösteriyor. Her memleket kendine mahsus tarihi gelişme seyrine uygun olan ve mevcut şartlarda en iyi bağdaşabilen bir sosyal ve kültürel bünyeye kavuşma gayreti içindedir. Bu bakımdan milliyetçilik adeta modernleşmenin, modern ve ileri millet olma çabasının başka bir adı haline gelmiştir." (Dr. A.Tekin. Alparslan Türkeş'in Liderlik Sırları, 69)

Bu arada Prof. Dr. Ali Fuad BAŞGİL' ait bir millet tanımı da verelim:

"Türk milleti, Türkçe konuşan, damarlarında Türk kanı taşıyan, (taşımasa da) yahut Türk asıllarından geldiğine inanan, mazide atalarının şahsında Türklüğün acı, tatlı günlerini yaşamış yahut bu günlerin hatıralarını benimsemiş olan gönlü ve kültürü ile Türklüğe bağlı ve Türk'üm diyen vatandaşlardan mürekkeptir" demektedir.

Değerli bilim adamlarımızdan Mehmet İzzet, "Milliyet Nazariyeleri ve Milli Hayat" adlı eserinde : "Türk Kimdir?" sorusuna "Kendini Türk bilendir" şeklinde cevap verildiğini belirttikten sonra; "Bu cevap doğrudur, fakat eksik bir cevaptır. İnsanın kendisini Türk olarak bilmesi yeterli değildir. Ben Türk'üm diye aynı zamanda gerçekten Türk olmalıdır" derken; ben Türk'üm diyen bir insanın Türk milletini meydana getiren kültürel değerleri benimseyen, koruyan, yaşayan ve bu değerlerin geliştirilmesi için çalışan bir insan olmasının gereğine dikkat çekiyor.

Alparslan Türkeş de 3 Mayıs 1944 olaylarında savcının sorularına cevap verirken:

-Demek Türk'üm diyenleri kabul ediyorsunuz.

-Evet, dedim, ama Türklüğü kendilerine tamamıyla sindirmiş, temessül etmiş olanları... Yoksa yalnız ben Türk'üm demekle bu iş olup bitmez. Mesela bugün bir Yahudi gelir, Türk olduğunu iddia eder. Fakat dili Türkçe değildir, gelenekleri Türk gelenekleri değildir, her şeyi başkadır. Böylelerine Türk denmez, denemez. Benim kabul edebileceğim şekil söylediğim gibi dili, geleneneği ve her şeyi ile Türklüğü benliğine, ruhuna sindirmiş olmaktır. (Dr. A.Tekin, a.g.e. s: 111)

Türk Dünyasının bilge lideri Alparslan TÜRKEŞ yaptığı konuşmalarda Türk milletinin bölünmez ve mukaddes bir bütün olduğuna dikkat çeker ve şöyle derdi: "Biz Türk milletini doğulusuyla, batılısıyla, kuzeylisiyle, güneylisiyle bölünme kabul etmez mukaddes bir bütün olarak gören ve Cenab-ı Hakkın emaneti olarak bağrımıza basan bir fikrin temsilcileriyiz."

 

BEN BİR TÜRKÜM DİNİM CİNSİM ULUDUR!

 

14 Eylül 1931 günü Dolmabahçe Sarayı balkonunda Atatürk, Türk Milliyetçiliği ve Türklük şuuru konusunda kendisini son derece etkileyen şu olayı anlatmıştır:

"Bizim neslin gençlik yıllarında Osmanlılık telkin ve etkileri hâkimdi. İmparatorluk halkını meydana getiren Türk'ten başka uluslara, bu arada yanlış bir din anlayışı ile Araplara sarayın, ordu ve devlet ileri gelenleri arasında bulunan ırkdaşlarının etkisi ile Araplara özel bir değer veriliyor. Onlardan söz edilirken "KAVM-İ NECİP" deyimi ile sıfatlandırılarak, bu duygunun belirtilmesine çalışılıyor, memleketin sahibi ve devletin kurucusu olan biz Türkler, ikinci planda gelen önemsiz halk yığınları sayılıyordu.

Şair Mehmed Emin Yurdakul'un, ilk defa manastır askeri idadisinde öğrenci iken okuduğum "BEN BİR TÜRK'ÜM, DİNİM, CİNSİM ULUDUR" Mısrası ile başlayan manzumesinde, bana milli benliğimi gururumu tattıran ilk anlatımı bulmuştum. Fakat ben asıl bunu, orduya katıldığım ilk günlerde bir Anadolu çocuğunun gözyaşlarında gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağım oldu. Kendimi hiçbir zaman Osmanlılığın telkin ettiği başka ulusları öven ve Türklüğü aşağı gören eksiklik duygusuna kaptırmadım.

Bakınız nasıl oldu? Kurmaylık stajı için verildiğim süvari alayı, Hayfa'da bulunuyordu. Kışla ile deniz arasında geniş bir talim alanı vardı. Ve piyade acemi eğitim devri yeni başlamıştı. Erleri bölgeden toplanmış Arap gençlerinden, öğretici kadro da tecrübeli ve Anadolu kıta çavuşları olan Türk delikanlılarından kurulu idi. Katıldığım bölüğün alaydan yetişmiş, Makedonya Türklerinden, ileri yaşlı bir yüzbaşısı vardı. Erlere çavuşlar talim yaptırıyor. Biz subaylar arada dolaşarak çalışmaları izliyor ve denetliyorduk. Yüzbaşı, çavuşlara karşı sert davranıyor, yeni erlere karşı ise fazla şefkatli görünüyordu. Onların herhangi bir şekilde azarlanmasına ve hırpalanmasına gönlü razı olmadığını söylüyordu. Hâlbuki talimlerde Türkçe bilmedikleri için, çavuşların söylediklerini iyi anlayamayan, kimi erlerin yanlış hareketlerinin zaman zaman çavuşların sabırlarını tükettiği, sert davranışlara da yol açtığı da oluyordu.

Bir gün yüzbaşı, bu yolda kendini hareketten alı koyamayan bir çavuşunu mimlemiş ve talimden dönüldükten sonra, birlikte oturduğumuz bölük komutanlığı odasına çağırtmıştı. Takım komutanıyla birlikte gelerek Yüzbaşısını saygıyla ve askerce selamlayan çavuş yirmi beş yaşlarında dinç ve yakışıklı, ince bıyıklı, elmacık kemikleri fazla kabarık, uyanık bir Türk çocuğu idi. Yüzbaşı onu ulusal onurunu ağır şekilde hançerleyen "…Türk!" sözleri ile azarlamaya başlamıştı. Sen nasıl olurda "Kavm-i Necip-i Araba mensup, Peygamberimiz Efendimizin mübarek soyundan olan bu çocuklara sert davranır, ağır söz söyler, onların kalbini kırarsın. Kendini bil sen onların ayağına su bile dökmeye layık değilsin…" gittikçe manasızlaşan fakat yaşlı yüzbaşının samimi inancından kuvvet alan sözlerle hakaret ediyor, gittikçe asabileşiyordu. Ben dikkatle çavuşun yüz ifadesini izliyordum. Başlangıçta üstünde bir babaya duyulan saygının içtenliği okunan çizgiler sertleşmeye, içten gelen haklı bir isyanın ateşleri gözlerinden okunmaya başlamıştı. Fakat gerçek itaatin simgesi her Türk askeri gibi bu da iç duygularını gemlemesini bildi. Sessizce göz pınarlarından dökülmeye başlayan yaş damlaları, yanaklarında birbirini kovalayarak bıyıkları üstünde toplanıyor ve kendini böylece yatıştırmaya çalışıyordu.
 
Ben bir taraftan üzgün ve sinirli, bu sahneyi seyreder ve söylenenleri dinlerken, bir yandan da içimde bir isyan duygusu şahlanıyor ve şöyle düşünüyordum." O erin bağlı olduğu kavim birçok bakımdan necip olabilirdi. Fakat çavuşun, yüzbaşının ve benim bağlı olduğumuz kavminde tarihleri şerefle dolduran büyük ve asil bir ulus olduğu da bir an şüphe götürmez bir gerçekti. Türklük hakkında ki o günkü görüş ise, doğrudan doğruya Türk aydınlarının kendi kendini bilmemesinden ve başka uluslarda şu veya bu sebeple üstünlük varsayarak, kendini onlardan aşağı görüp nefsine olan güvenini yitirmesindendir.

"Artık bu yanlış görüşe son vermek, Türklüğümüzü bütün asalet ve necabeti ile tanımak ve tanıtmak gerekmektedir" Dedim ve o andan beri inandığım bu gerçeğe bütün Türklerin inanmasını, bununla övünüp kendine güvenmesini ülkü bildim." 1931 (Utkan Kocatürk, Atatürk'ün Fikirleri ve Düşünceleri, s.171-172-173)

Çok iyi bir asker, komutan ve devlet adamı olduğu kadar, aynı zamanda da bir fikir adamı ve sosyolog olan ATATÜRK' ün millet ile ilgili tanımları vardır. O'nun sağlığında iken basılan, yazımını ve basımını bizzat takip ettiği birçok bölümünü kendisinin eliyle yazdığı "MEDENİ BİLGİLER" adlı kitap, ATATÜRK' ün "Büyük şeyleri yalnız büyük milletler yapar" Sözleriyle başlar. Bu kitapta millet şu şekilde tanımlanır:

"Millet, dil, kültür ve mefkûre (ülkü) birliği ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir siyasi ve içtimai heyettir." (Dr. M.Cunbur, Atatürk ve Milli Kültür, s.35)

1 Mart 1922'de T.B.M.M.'nin açılışında yaptığı konuşmasında Türk Milleti'ni:

"Türkiye halkı ırken veya dinen ve harsen müttehit (kültürel birlik içinde) yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabile ve fedakârlık hissiyatıyla meşhun ve mukadderat ve menfi müşterek olan bir hey'et-i içtimaiyedir" şeklinde tanımlamıştır.

ATATÜRK' ün her fırsatta "Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli kültürdür" dediği de dikkate alınınca, ATATÜRK' ün kültürü bir milleti oluşturan temel öğelerin başında kabul ettiği anlaşılır.

Medeni Bilgiler' in bu tanımı izleyen bölümü ATATÜRK' ün el yazısı ile yazılmış, eserin son baskısında tıpkıbasımları da yapılmıştır. Bu bölüm ATATÜRK' ün Türk Kültürü, "Milli Kültür" diye söz ettiği değerli unsurun dayandığı temel olan Türk Milleti'ni anlatması bakımından önemlidir. Yer yer kültürü oluşturan gelenek ve tarihi miraslardan söz edilmesi, konumuz açısından bu bölüm üzerinde durmayı gerektiriyor:

"Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk Milleti denir. Millet sözünden ne anlaşılır, ne anlaşılması lazımdır? Bunu anlatayım: Sözlerimin kolay anlaşılması için, yine Türk Milleti'ne bakacağım. Çünkü dünya yüzünde ondan daha büyük, ondan daha eski, ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlık tarihinde görülmemiştir. Bu gün ki Türk Milleti'ne, bir resim tablosuna bakar gibi bakalım ve şimdiye kadar edindiğimiz bilgilerin yardımıyla düşünelim. Bir tabloda neler görüyorsak, bir tablo bize neler hatırlatıyorsa, onları birer birer söyleyelim:

1-Türk Milleti, halk idaresi olan Cumhuriyetle idare olunur bir devlettir.

2- Türk Devleti laiktir, her reşit dinini intihapta serbesttir.

3- Türk Milleti'nin dili, Türkçe'dir. Türk Dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Bir de Türk Dili, Türk Milleti için mukaddes bir hazinedir. Çünkü Türk Milleti geçirdiği nihayetsiz badireler içinde, ahlakının, ananelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, elhasıl bu gün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olduğunu görüyor. Türk Dili, Türk Milleti'nin kalbidir, zihnidir.

4-Türk Milleti Asya'nın garbında ve Avrupa'nın şarkında olmak üzere kara ve deniz sınırlarıyla ayırt edilmiş, dünyaca tanınmış, büyük bir yurtta yaşar. Onun adına "TÜRKELİ" derler. Türk Yurdu daha çok büyüktür. Yakın ve uzak zamanlar düşünülürse Türk'e yurtluk etmemiş bir kıta yoktur. Bütün dünyada, Asya, Avrupa, Afrika ve hatta Amerika Türk Ataları'na yurt olmuştur.
 
Bu hakikatler eski ve hususuyla yeni tarih vesikalarıyla malumdur. Fakat bu gün ki Türk Milleti, varlığı için bu gün ki yurdundan memnundur. Çünkü Türk, derin ve şanlı geçmişin, büyük, kudretli atalarının mukaddes miraslarını bu yurtta da muhafaza edebileceğinden o mirasları, şimdiye kadar olduğundan çok daha fazla zenginleştirebileceğinden emidir. (M. Cunbur, 37)

Atatürk'ün bu tanımında Türkiye cumhuriyetini kuran halkın Türk adı ile adlandırıldığı, aynı zaman da Türk adının sadece Türkiye'de yaşayan halkın değil dünya üzerinde yaşayan ve kendini Türk olarak hisseden 300 milyon insanın ortak adı olduğunu görmekteyiz.

ATATÜRK "Medeni Bilgiler" adlı eserde bizzat kendi el yazısı ile Türk soyu, Türklerin milli ahlakı ve karakterleriyle ilgili bilgiler verdikten sonra Türk Milleti'nin oluşmasındaki tarihi olaylar ve unsurlara yer vermiş ve bunları şu şekilde sıralamıştır:

Siyasi varlıkta birlik

Dil birliği

Yurt birliği

Irk ve menşe birliği

Tarihi garabet

Ahlaki karabet.

ATATÜRK, aynı eserde bütün bunlardan sonra genel olarak her millete uyabilecek bir tanım yapmıştır:

"Zengin bir hatıra mirasına sahip bulunan, beraber yaşamak hususunda müşterek arzu ve muvafakatte samimi olan ve sahip olunan mirasın muhafazasına beraber devam iradeleri müşterek olan insanların birleşmesinden vücuda gelen cemiyete millet namı verilir."

ATATÜRK daha sonraki satırlarda "… Mazide müşterek zafer ve yeis mirası, beraber sevinmiş olmak, beraber aynı ümitleri beslemiş olmak" tan söz eder ki, "zengin hatıra mirası" nın kültürden başka bir şey olmaması "sahip olunan mirasın muhafazası" nın da milli kültürün korunmasından başka türlü yorumlanmaması gerekir." (M. CUNBUR, S.38)

Z. GÖKALP' te milleti kültürel bir zümre olarak kabul eder ve şöyle der:

"Millet, dilce müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden meydana gelmiş bulunan kültürel bir zümredir" Der ve şöyle devam eder: "Bir adam kanca müşterek bulunduğu insanlardan ziyade, terbiyece ve ana dilce müşterek bulunduğu insanlarla beraber yaşamak ister. Çünkü insani şahsiyetimiz, bedenimizde değil, ruhumuzdadır. Maddi meziyetlerimiz ruhumuzdan geliyorsa, manevi meziyetlerimiz de terbiyesini aldığımız cemiyetten geliyor." (Z. GÖKALP. Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri s.227)

GÖKALP'e göre millet, coğrafi, ırki ve kavmi bir zümre değildir. Yine millet bir imparatorluk içerisinde yaşayanların toplamı da değildir. GÖKALP'e göre millet, iradi bir kavramda olamaz. Çünkü her ferdin milliyeti, onun keyfine, iradesine tabi bir şey değildir. Görünüşte fert kendisini şu yahut bu millete mensup kabul etmekte hür zanneder. Hâlbuki fertte böyle bir hürriyet yoktur.
 
Bir millete mensup olmak bir noktada kader işidir. Fert bir millet içerisinde hayata gelir ve o milletin terbiyesini alarak yetişir ve o kültürel zümreye dâhil olur. Yani bir noktada Türklük bir kader işidir. GÖKALP'e göre millet eğer coğrafi bir zümre olsaydı bu gün İran'da yaşayan Türklerle Farsların bir millet olmaları gerekirdi. GÖKALP' in fikirlerinden öğrendiğimize göre millet, ırki ve kavmi bir zümre de değildir. Çünkü tarihten önceki devirlerde bile saf ve karışmamış bir ırk bulmak mümkün değildir.
 
Millet kavmi bir zümre de olamaz, çünkü milletler akraba veya çeşitli kavimlerin tarih içerisinde karışıp kaynaşmasından ve kültürel bir zümreyi oluşturmasından meydana gelmiştir. Millet aynı zamanda bir imparatorluk içerisinde müşterek bir siyasi hayatı yaşayan insanların toplamı da olamaz. Çünkü imparatorluklar çok ulusludurlar.

Ziya Gökalp'e göre Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir. Yükseltmek ilimde, kültürde, dinde, teknolojide, sanat vs alanlardadır. Bir milletin yükselmesi başka bir milletin gözyaşlarıyla değil, milleti oluşturan fertlerin el ele, gönül gönüle vererek çalışmasıyla olur. Gökalp Türkçülüğün Esasları'nın 23'ncü sayfasında :

"Türküm diyen her ferdi Türk tanımaktan, yalnız Türklüğe hıyaneti görülenler varsa cezalandırmaktan başka çare yoktur" demektedir.

Ziya Gökalp'in milliyetçilik anlayışını ortaya koyduktan sonra onun Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak terkibinden bahsetmemek elbette olmaz. Gökalp bu terkibini Türkçülüğün Esasları'nda şöyle açıklamaktadır:

"Türk milletindeniz dediğimiz için dilde estetik, ahlakta, hukukta, hatta dini hayatında ve fels efede Türk kültürüne (Türk zevkine, Türk vicdanına göre) bir orijinallik, bir şahsilik göstermeye çalışacağız. "İslam Ümmetindeniz" dediğimiz için, bize göre en mukaddes kitap Kur'an- Kerim, en mukaddes insan Hazret-i Muhammed, en mukaddes mabed Kâbe, en mukaddes din İslâmiyet olacaktır. "Batı medeniyetindeniz" dediğimiz için de ilimde, felsefede, fenlerde vesair medeni sistemlerde tam bir Avrupalı gibi hareket edeceğiz."(Türkçülüğün Esasları 73,74)

GÖKALP' e göre ırkça Türk olmadıkları halde terbiyece ve kültürce tamamıyla Türk ruhuna sahip, saadetlerimiz gibi felaketlerimize de ortak olan ve dince müşterek olan insanlar da Türk'türler.

Z.GÖKALP, Diyarbakır'ın, Doğu ve Güney doğu illerimizin Türklükleri ile bilgiler verdikten ve kendisinin soyca Türk olduğunu belirttikten sonra, "Bununla beraber, dedelerimin bir Kürt yahut Arap muhitinden geldiğini anlasaydım, yine Türk olduğuma hüküm vermekte tereddüt etmeyecektim. Çünkü milliyetin yalnız terbiyeye dayandığını da sosyal incelemelerle anlamıştım" diyor. (Gökalp, Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri, 231)

Terbiye ve terbiyenin "Milli Terbiye" olması konusunda GÖKALP ve ATATÜRK aynı fikirdedirler. Terbiye konusunda Atatürk şöyle der:

"Terbiyedir ki bir milleti hür, müstakil, şanlı, yüce bir toplum halinde yaşatır veya bir milleti esaret ve sefalete terk eder." (H.TANYU Atatürk ve Türk Milliyetçiliği, 129)

"Şimdiye kadar takip olunan tahsil ve terbiye usullerinin milletimizin medenileşmesinde en mühim bir amil olduğu kanaatindeyim. Onun için bir milli terbiye_ eğitim programından bahsederken, eski devrin hurafelerinden ve milli yapımıza uymayan yabancı fikirlerden, doğudan ve batıdan gelen bil cümle tesirlerden tamamen uzak seciye_i milliye (milli kültürümüzle) ve tarihimizle mütenasip-uyumlu bir kültür kastediyorum. Çünkü milli davamızın gelişmesi ancak böyle bir kültür ile temin olunabilir. Lalettayin (rastgele) bir ecnebi kültürü şimdiye kadar takip olunan yabancı kültürlerin tahrip edici neticelerini tekrar ettirebilir. Kültür (Harasat_i fikriye) zeminle mütenasiptir. O zemin, milletin seciyesidir-kültürüdür." (TANYU,119 )

Osmanlı Devleti millet anlayışına değil, ister Müslüman olsun isterse olmasın devletin tebası olan bütün fertleri "OSMANLI" olarak gören bir anlayışa sahipti.
 
Müslüman olmayan unsurların birer birer Osmanlı Devleti'nden ayrılmasından sonra bazı aydınların ve özellikle Abdülhamid'in öncülüğünde "ÜMMET" esasına yani sadece Müslümanlardan meydana gelen ve adına "İTTİHAD-I İSLÂM-İSLÂM BİRLİĞİ" denen bir düşünce ortaya atıldı. Bu düşünce de özellikle İngilizlerin teşvikleri sonucu Arapların Türk'ü arkadan vurmaları ve diğer Müslüman unsurların da bizi terk etmeleri sonucu geçerliliğini yitirdi. Bu gerçeği Atatürk şu şekilde ifade eder:

"Biz milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş ve çok ilgisizlik göstermiş bir milletiz. Bunun zararlarını fazla faaliyetle gidermeye çalışmalıyız… Osmanlı İmparatorluğu içindeki çok çeşitli toplumlar, hep milli inançlarına sarılarak, milliyetçilik idealinin gücüyle kendilerini kurtardılar… Kuvvetimizin zayıfladığı anda bizi hor ve hakir gördüler. Anladık ki, kabahatimiz kendimizi unutmuş olduğumuzmuş. Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak, ilk önce biz kendi benliğimize ve milliyetimize bu saygıyı, hissi, fikri ve fiili olarak bütün davranış ve hareketlerimizle gösterelim. (Prof. Turhan FEYZİOĞLU Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi II, 172)

Aynı konuda GÖKALP, Türkçülüğün Esasları'nda şöyle der:

"Bu milletin yakın bir zamana kadar kendisine mahsus bir adı bile yoktu. Tanzimatçılar ona 'Sen yalnız Osmanlı'sın. Sakın başka milletlere bakarak sende milli bir ad isteme! Mili bir ad istediğin dakikada Osmanlı imparatorluğunun yıkılmasına neden olursun' demişlerdi. Zavallı Türk, vatanımı kaybederim korkusuyla 'Vallahi Türk değilim Osmanlılıktan başka hiçbir içtimai zümreye sahip değilim'demeye mecbur edilmişti. Boşa' ya karşı bu sözü her gün söyleyen vekillerimiz vardı. Boşa, Osmanlı Meclisinde Yunancılığı ile meşhur bir Osmanlı mebusuydu. Mecliste 'Osmanlı Bankası kadar ben de Osmanlıyım' derdi.(GÖKALP, Türkçülüğün Esasları, 31)

"Halk Fırkası, hükümranlığı millete, yani Türk Milleti'ne verdi. Devletimize Türkiye ve halkımıza TÜRK MİLLETİ adlarını bahşetti. Halbuki Anadolu İnkılabı'na kadar devletimizin, milletimizi hatta dilimizin adları Osmanlı kelimesi idi. Türk kelimesi ağza alınmazdı.. Hiç kimse "Ben Türk'üm" demeye cesaret edemezdi. Son zamanda Türkçüler böyle bir iddiaya cüret ettikleri için, sarayın ve eski kafalıların nefretini üzerine çektiler. İşte Halk Fırkası'nın annesi olan "Müdafa-i Hukuk Cemiyeti", Büyük müncimiz olan Gazi Mustafa Kemal Paşa hazretlerinin irşat ve rehberliğiyle bir taraftan Türkiye'yi düşman istilalarından kurtarırken, diğer taraftan da devletimize, lisanımıza hakiki değerini verdi ve siyasetimizi mutlakıyetin ve unsurlar siyasetinin son izlerinden bile kurtardı. Hatta diyebiliriz ki Müdafai Hukuk Cemiyeti, hiç haberi olmadan, Türkçülüğün siyasi programını tatbik etti.
 
Çünkü hakikat birdir, iki olamaz. Hakikati arayanlar, başka başka yollardan hareket etseler bile, neticede aynı hedefe ulaşırlar. Türkçülükle Halkçılığın nihayet aynı programda birleşmeleri, ikisinin de maksada ve gerçeğe uygun olmasının bir neticesidir. İkisi de tam hakikati buldukları içindir ki, tamamıyla birbirine mutabık kaldılar.
 
 
Bu aynılığın bir tecellisi şudur ki, bütün Türkçülerin -hiçbir müstesnaları olmamak üzere- Anadolu savaşına katılmaları ve onun en ateşli müdafaacıları olmalarıdır. Türkiye'de Allah'ın kılıcı Halkçıların pençesinde ve Allah'ın kalemi Türkçülerin elinde idi. Türk vatanı tehlikeye düşünce, bu kılıçla bu kalem izdivaç ettiler. Bu izdivaçtan bir cemiyet doğdu ki adı Türk Milleti'dir." (GÖKALP, 183)

"Benim hayatta yegâne fahrim servetim Türklükten başka bir şey değildir", "Efendiler, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki aslî cevheri, çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmesin" diyen ATATÜRK' ün kendi el yazısıyla bir Türklük tanımı vardır:

"Bu memleket dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine sahne oldu. Bu sahne en aşağı YEDİ BİN SENELİK Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgârlarıyla sallandı. Beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu. Sonra onlara alıştı. Onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu. Şimşek, yıldırım, güneş oldu. Türk oldu. Türk budur; yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir."

Böylece Türkçülüğün siyasi ve kültürel programlarını hayata geçirmek Cumhuriyet Halk Fırkasına ve Atatürk'e nasip olmuş Türkçülüğün bilimsel millet anlayışı üzerine bir millet ve devlet inşa edilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra, devletin millet ve milliyetçilik anlayışı konusunda İtalyan Tarihçi San MARTİNO şöyle der:

"Türk Anayasası'nın ilk ilkesi, bütün Türklerin milliyetçi olmasıdır. Bu bizim memleketle Türkiye arasındaki eski uyumsuzluğu, karışıklığı ortadan kaldırmıştır. Lıoyd George gibi devrimci liberallerin yetindikleri Glodstone's and Baggage politikasına göre Türkler, kendi vatandaşlarına her zaman eziyet ve haksızlık ederlerdi. Artık eziyet ve haksızlık yoktur. Her hangi bir vatandaş ister Hıristiyan ister Müslüman ister Rum ister Ermeni olsun milliyetçi olmakla Türk olur." (Dr. Arslan Tekin, Alparslan Türkeş'in Liderlik Sırları,80)

İtalyan tarihçinin tespitlerinin doğruluğu ve yanlışlığı tartışılabilir; burada bizim için esas olan yeni Türk devletinin millet ve milliyetçilik anlayışının Avrupa'da olumlu bir iz bırakmış ve takdir edilmiş olmasıdır.

Anadolu'ya göçen Türklerin, Doğu Anadolu'da kaynaştıkları tek etnik grup Kürtlerdir. Öyle bir kaynaşma ki, zamanla hangi grubun Türk, hangi grubun Kürt olduğu anlaşılamamıştır. Türkeş de, bu meseleyi çok araştırdığını ve ayrı bir etnik grup olarak çok az bir sayının çıktığını söylemiştir. Bu yüzden Kürtler-Türkler ayırımı mümkün olmamıştır. Osmanlı arşiv belgeleriyle de bu sabittir. Tarihçi ve Osmanlı arşiv uzmanı Cevdet TÜRKAY, sabırla, onbinlerce belgeyi inceleyerek son derece önemli tespitlerde bulunmuştur:

"Büyük Türk soyu, ilk ve eski anayurdu olan Orta Asya yaylalarından Batı'ya doğru göç etmiş, birçok bölümlere ayrılmış, aynı anlama gelen boylar, oymaklar, aşiretler ve cemaatler meydana gelmiştir. Bunlar o kadar çoktur ki, daha önce belirttiğimiz gibi, toplam olarak sayısı binleri aşmış (7230) bulunmaktadır. (...) Sonuç olarak bütün bu toplulukların Türk asıllı olduklarını kabul etmek doğru olur. Öte yandan; Kürd, Kürdi, Kürdiler, Kürtler nam-ı diğer Murtana, Kürt Mahmudlu, Kürdikanlı, Kürd Mehmedli, Kürd Mihmatlı gibi çeşitli adlar altında, belge ve defterlerde oymak, aşiret ve cemaatlerın bağlı olduğu topluluklar için, Türkmen Ekradı, Konar_Göçer Türk-manı, Türkmen taifesi denilmektedir... Adları Kürd, Kürdler, Karacakürt, Kürmanç olan oymak, aşiret ve cemaatlar bile Türkmen'dir. Yani Oğuz Türklerindendir. (Cevdet Türkay, Başbakanlık Arşivi Belgelerine Göre Osmanlı İmparatorluğu'nda Oymak Aşiret ve Cemaatler, İst. 1979, s. 15-18)

Kürt Tarihi isimli eserin yazarı Şeref Han da atalarının "Bayındırlı Türkmen sülaleri"nden geldiğini belirtir ve Türk olmakla övünür.

Bitlis Sancakbeyi Şeref Han, 1597 yılında Osmanlı Padişahı III. Mehmed'e tazimle sunduğu "Şerefnâme" adlı Kürt Boyu tarihinde, Kürtlerin Oğuz Han'dan beri Büyük Türklük camiasına mensup olduğunu kayıt ve teyit etmiştir.

Kitab-ı Dede Korkut'da da Dicle Kürtleri/Kurmançlar'ın Boğduz Aman kütüğü ile Oğuzlara bağlandığı görülmektedir.


 


Diğer ARAŞTIRMA Haberleri

ÜLKÜCÜLÜK ŞEREFTİR, ŞEREFTEN TAVİZ OLMAZ

ÜLKÜCÜLÜK ŞEREFTİR, ŞEREFTEN TAVİZ OLMAZ

Hedefi Turan, rehberi Kur'ân olan ülkücüler için liderimizin söylediği bu sözler herkese örnek olmalı. "Bayrağa kan gerek, solmasın" diy...

BU SEVDA BİTMEZ...

BU SEVDA BİTMEZ...

  Yavuz MÜFTÜOĞLU Küresel sistemin derin çalkantılar ve facialar yaşadığı bir dönemde, inancını ve ilhamını yalnızca büyük Türk mil...

Kızıl Elma

Kızıl Elma

Kızılelma Nedir?   Kızılelma, "Üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan ancak uzaklaştığı oranda cazibesi artan ülküler veya düşle...

Alparslan Türkeş'in Uluslararası İlişkiler'e bakışı ve dış politika anlayışı

Alparslan Türkeş'in Uluslararası İlişkiler'e bakışı ve dış politika anlayışı

İnsanın toplumsal bir varlık olarak ortaya çıkışından itibaren, milletler birbirleri ile ilişki içerisinde hayatlarını devam ettirmişlerdir. Uluslararası ilişkiler disipl...

Sarıkamış harekatının Türk tarihindeki yeri ve önemi

Sarıkamış harekatının Türk tarihindeki yeri ve önemi

         Türk tarihinin ve beraberinde dünya tarihinin akışını değiştiren Sarıkamış harekatın üzerinden 103 yıl geçmiş olsa da, tartışma...

Sarıkamış harekatının tarihteki yeri ve önemi

Sarıkamış harekatının tarihteki yeri ve önemi

         Türk tarihinin ve beraberinde dünya tarihinin akışını değiştiren Sarıkamış harekatın üzerinden 102 yıl geçmiş olsa da, tartışma...

Romanya'da Türk İzleri

Romanya'da Türk İzleri

Nerede TÜRK varsa oraya gidip Ata topraklarındaki soydaşlarımızı, oradaki ecdat yadigârı tarihi eserlerimizi büyük bir özenle gözlerimizin önüne seriy...

'Ülkücü olmak çileye talip olmaktır, nimete, ikbale değil'

'Ülkücü olmak çileye talip olmaktır, nimete, ikbale değil'

Yavuz MÜFTÜOĞLU     TANRI DAĞI KADAR TÜRK HİRA DAĞI KADAR MÜSLÜMAN   Düşünce ve icraatlarıyla sadece Türk Dünya...

BÜYÜK DAVALARI BÜYÜK LİDERLER YAŞATIR

BÜYÜK DAVALARI BÜYÜK LİDERLER YAŞATIR

Yavuz MÜFTÜOĞLU   Milliyetçi Hareket Partisi'nin kurucusu, efsane lider Başbuğ Alparslan Türkeş'in 19. ölüm yıldönümü i&cced...

101. Yılında Sarıkamış Harekâtı'nın Türk tarihindeki yeri ve önemi

101. Yılında Sarıkamış Harekâtı'nın Türk tarihindeki yeri ve önemi

Rusya tarihte en çok tehdit aldığımız, en çok savaştığımız, en çok şehit verdiğimiz, en büyük toprak kayıplarına uğradığımız devlettir.  Tarihe...