Ortadoğu Gazetesi

BURNUMUZUN DİBİNDEKİ RODOS

ARAŞTIRMA / 2013-07-13 13:17:44

BURNUMUZUN DİBİNDEKİ RODOS

  Yaşadığım ve çok sevdiğim dünyanın incisi Marmaris'e 50 km uzaklıkta olan Rodos, (Bozburun Yarımadasında bulunan Bozukkale Mevkiine ise mesafe 18 km) Ülkemize o kadar yakındır ki, çıplak gözle görülebilir. Rodos'a, kendi açımdan çok gecikmiş bir seyahati gerçekleştirmek 2013 Yılı Mayıs sonlarında nasip oldu. Rodos 12 Adalar olarak bilinen adalar grubuna dahil olup, 12 Adalar vilayetinin idare merkezidir. Rodos şehir merkezinde 55-60 bin kişi, adanın tümünde ise 90-95 bin kişi yaşamaktadır. Bu nüfusun 4000 kadarı Türk asıllıdır. Rodos adası, kuşbakışı mızrak ucu görünümünde olup, kuş uçumu, boyu 80 km, eni de (en geniş yerde) 38 kilometredir. Yüzölçümü,1400 km'dir.

Sürekli meltem rüzgarları alır ve bu nedenle, geçmişte çok sayıda yel değirmeni yapılmıştır. Bu günde bunları (kullanılmasa da) görmek mümkündür. Denizin içinden, güneş tanrısı Helen için yaratılmış inancı yaygın olan Rodos, aynı zamanda şövalyeleri (St.John yada okunuşuyla sen jon) ile de ünlüdür. Tarihi, M.Ö.5.Yüzyıla kadar bilinen Rodos, Dor'lar, Roma ve Bizans, Rodos Şövalyeleri ve Osmanlı ile İtalya hakimiyetinde olmuş, halen Yunanistan'a bağlıdır.      

       Marmaris Belediyeler Birliğinin organize ettiği Rodos seyahatini, 23 Mayıs Perşembe günü saat 16:00'da Marmaris limanından bindiğimiz feribot ile gerçekleştirdik. 1 saat 45 dakika süren ve rahat bir yolculuktan sonra, feribot Rodos limanına yanaştı. Gümrükteki pasaport kontrolünden sonra, saat 18:30 gibi üç gece konaklayacağımız otele yerleştik.

       Otelde aldığımız akşam yemeğini; balık buğulama, mercimek ve bezelye haşlama, sebzeli pirinç pilavı, yaprak sarma, salata, cacık, beyaz peynir, zeytin, baklava, lokma ve kahveden oluşan ve bizim yemek alışkanlığımıza uyan menüden ama çarçabuk hallettik.

       Kendimizi, heyecanla Rodos sokaklarına attık. Sokakların dar olduğu ve  evlerin birbiriyle iç içe olduğunu gözlemledik. Binaların pek çoğunda (balkon ve pencerelerinde), dışarıdan içeri hava ve ışık alan, ancak içeriyi göstermeyen tahta panjurlar hemen dikkatimizi çekti.

 Hedef olarak deniz kenarını yani eski limanı (mandraki) seçtiğimizden, tahmini girdiğimiz sokak, belediye binasının yanından, bizi Murat Reis Camii ve külliyesine götürdü. Caminin ana kapısı kilitli olduğundan çevresini dolaştığımızda diğer kapılarında zincirlenip kilitlendiğini gördük. Ana kapıdaki bir tabelada bu caminin AB fonlarından alınan ödenekle restore edildiği ve bu amaçla kapalı olduğu yazılsa da bu bize inandırıcı gelmedi. Çünkü, külliyenin bahçesindeki otların yıllanmış görüntüsü bir kasıt yada vahim ihmali anlatıyordu. (Seyahatimiz esnasında, sonradan öğrendik ki; Yunan zihniyeti adadaki Türk eserlerini restore amacıyla Avrupa Birliğinden altı sıfırlı rakamlarla fon alıyorlar ve Türk eserlerini restore bahanesi ile de kapalı tutuyorlar.)

       Mandraki limanında bol bol resim çektik. Mandraki, bizim dilimize mendirek olarak geçmiş. Manası yengeç kıskacı oluyor. Karanın iki tarafından tıpkı yengecin kıskaçları gibi yapılan rıhtım veya dalgakıran arasında kalan küçük liman anlamında kullanılıyor.    

Hava kararınca Rodos'un yeni şehir olarak tanımlanan kısımlarını dolaşmaya başladık. Şehrin bu kısmında marka dükkanları ve lüks mağazaları gördük. İlgimizi ise sadece şemsiye satan dükkanlar çekti. Bir mağaza düşünün ki yüzlerce çeşit şemsiye bir arada ve o mağazada yalnızca şemsiye satılıyor.

Otelimizi merkez alarak geniş bir daire çizdikten sonra, Rodos'un yeni şehir olarak tanımlanan kısmında bulunan plajları takiben (birazda kaybolduk mu endişesi ile) tekrar Mandraki Limanındaki, İtalyan Kilisesini bulduk ve otelimize döndük. Otelimizde Yunan Tv kanalları ve beynelminel diğer kanalların yanı sıra, TRT Türk kanalı mevcut. Biraz Türkçe kanal seyrettikten sonra, yorgunluk nedeniyle gözlerim kapandı.

 

RODOS ŞEHİR TURUMUZ

Rodos'taki ikinci güne, erken kahvaltı ile başladım. Kahvaltıda; kaşar ve beyaz peynir, zeytin çeşitleri, haşlanmış ve yağda yumurta, tahin, reçel, bal, lokma, kuru pastalar ve ekmek çeşitleri, neredeyse alışılmış Türk lezzetleriyle birebir.

Saat dokuz gibi grup olarak Mandraki Limanına indik. Limanın hemen yanı başında, (1912-1944 İtalyan İşgal yıllarında yapılan) İtalyan Katolik Kilisesi ve civarında (bugünde kamu binaları olarak kullanılan) idari binalar, İtalyan mimari özelliğini tam anlamıyla yansıttığını gördük. Yine İtalyanlarca yapılan bir kule dikkatimizi çekti. İtalyanların 32 yıllık işgal döneminde yaptıkları yapılardan Rodos'a (12 Adalara) geçici değil kalıcı olarak geldiklerini kolayca anlamak mümkün. İtalyan işgaline kadar Rodos'un  (ve 12 Adalar) 390 yıl Osmanlı hakimiyetinde kaldığını hatırlatmakta yarar görüyorum. Kullanıma açık olan ve son derece bakımlı İtalyan Kilisesinde dua eden ve mum yakan insanları görünce, dinlerine olan bağlılıklarını ben ve grup arkadaşlarım ibretle seyrettik. (Gezimiz boyunca göreceğiz ki; tüm kiliseler son derece bakımlı, camiler ise Allah'a emanet)      

 Limanın giriş ağzının iki yanında; birinde erkek diğerinde dişi geyik heykelinin bolca resmini çektik. Rodos'ta sadece adaya has geyikler mevcutmuş. Bu nedenle  Mandraki Limanının karaya yakın giriş ağzında erkek geyik heykeli (elefos), karşı giriş ağzında da dişi geyik heykeli (elefino) mevcut. Bize verilen bilgiye göre, bugün geyik heykellerinin bulunduğu yerde, Rodos Heykelinin ayakları varmış ve gemiler Rodos Heykelinin bacakları arasından geçerek kıyıya yanaşırlarmış. M.Ö. 280'de Rodos'un o günkü hakimleri olan Dor'lar tarafından 12 yılda yapılan ve dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilen Rodos Heykeli (Kolossos), 30 veya 33 mt boyunda ve bronzdan yapılmış. Ancak 57 sene kadar ayakta kalabilmiştir.

Deprem kuşağında bulunan Rodos'ta M.Ö.223 yılında meydana gelen büyük bir depremle yıkılan bu bronz heykelin kalıntıları Araplara satılmış. 9 bin deve yükü tutan (yaklaşık 400-500 ton) bronz heykel kalıntılarından para basıldığı yönünde bilgiler günümüze kadar gelmiştir.

Rodos'ta şehir turumuzu rehber Kosta eşliğinde yapıyoruz. Kosta, son derece sempatik ve sıcakkanlı. İngilizce anlatımların arasına bazen Yunanca kelimeler çok az da olsa Türkçe kelimeler katıyor. Rodos'un yüksek kesiminde Akrapolis kalıntılarını (tapınak) ve yakınında bulunan (sapasağlam) antik stadyumu görüyor ve inceliyoruz. Rodos şehir merkezinin bu yüksek kesimlerinde bolca yeşillik ve genelde müstakil evler var. Rehberimiz Kosta, sabahın erken saatleri olmasına rağmen, tavla oynayan Rodosluları bize özellikle işaret ediyor.

Şehrin merkezinde ve Rodos genelinde otomobilin çok fazla olması dikkatimizi çekiyor. (Yunanistan'da %17 olan işsizlik oranı, Rodos'ta yüzde sıfır) Ana ve en büyük gelir kaynağı turizm olan Rodos'ta, son dönemlerde minik  otomobiller çok satılıyormuş. Bizce bunun sebebi dar sokaklar ve araç bolluğu nedeniyle trafik sıkışıklığı ve park sorunu.

Rodos Adasının deniz kenarları hariç iç kesimler dağlık. Genel görüntü olarak Ülkemize çok benziyor. Tabelalar Türkçe olsa, kendimizi adeta Türkiye'de zannedeceğiz. Şehir dışı yol kenarlarında bolca zakkum dikilmiş. Kayalık ve taşlık alanlarda zeytin ağaçları (AB zeytinciliğe parasal destek veriyor) ile ovalarda narenciye ve şaraplık üzüm yetiştiriliyor.

 

LİNDOS : KALESİ, BEYAZ EVLERİ VE PLAJI İLE ÜNLÜ     

Rodos'taki ikinci günümüzde, genel şehir turundan sonra, 50 km kadar güneyde olan Lindos'a yöneliyoruz. Yol üzerinde bulunan Faliraki'den geçiyoruz. Rehberimizin anlatımına göre adanın en güzel yeri olan Faliraki'de İngiliz Kolonisi varmış. Faliraki'den sonra, Archengelos (Arsengelos)'a varıyoruz. Kıraç bir bölge olan Arsengelos tam bir seramik şehri. Her türlü seramik hediyelik eşya üretiliyor. Kuzeyi oldukça yeşillik olan Rodos Adasının güneyine indikçe kıraç ve çıplak yüzeyler dikkatimizi çekiyor. Dikkatimizi çeken bir başka husus; daha önce Balkanlarda ve Ukrayna'da gördüğümüz, yol kenarındaki çelenk veya haç işaretleri. Şehirlerarası yollarda vuku bulan kazalarda hayatını kaybedenin yakınları, kaza yerinin yol kenarına, yapma çiçek, haç işareti veyahut da kilise maketi yapıyorlar. Buda onların kazada hayatını kaybedene karşı bir saygı veya anma işareti denilebilir.

Yaklaşık bir saatlik otobüs yolculuğundan sonra, Lindos'a varıyoruz. İki koyun ortasında bulunan sarp yamaçlara kurulmuş kalenin (Akropolis) arkasında kurulmuş olan Lİndos'un mimarisi, Bodrum evleri ile benzerlik gösteriyor. Beyaz badanalı, birbirine sık mesafede ve teraslı olan evler (tek tük çatılı evde var) bir mimari bütünlüğü ve şehir kimliğini yansıtıyor. Nüfus konusunda bir bilgi edinemedik (tahminen 3-4 bin kişi yaşıyor) ve belediyelik bir yer Lindos. 

Grubumuzun ilk hedefi tepedeki Akropolis kalıntıları. Buraya eşeklerle veya yürüyerek çıkılabiliyor. Biz grup olarak yürümeyi tercih ettik. Yaklaşık onbeş dakikalık bir yürüyüşle, Akropolis'in kale surlarının dibine vardık. Kalenin surları bugün de hala sağlam ve dimdik ayakta. Kale, konum itibariyle bende Alanya Kalesine benzerlik intibası oluşturdu. Lindos'u turizmin yoğun olduğu aylarda her gün, 10-15 bin kişi günübirlik olarak ziyaret ediyormuş. Bunun tamamına yakını da    Akropolis'e çıkıyor. Şehir merkezinden kaleye adeta insan zinciri oluşmuş, gidenler dönenler ve durmadan fotoğraf çekenler. Çıkış güzergahının şehir merkezinde olan kısmı, sağlı sollu hediyelik eşya satan minik dükkanlarla, kayalık kısımlar ise el işi çeşitli malzemeler satan kadınlar tarafından kaplanmış durumda. Büyüklü küçüklü her türlü el işi yöresel kumaşlar, kayaların üzerine serili olarak sergileniyor ve müşteri bekleniyor.

Akropolis girişi ücretli olup, ücret 6 Euro'dur. (bence pahalı) Basit bir hesapla yaz aylarında günde onbin kişi ziyaret etse, günlük 60 bin Euro yapar. Diğer aylarda da günde bin kişi ziyaret etse (Lindos sadece kale girişinden) yılda 30 milyon Liranın üzerinde bir gelir sağlıyor. Lindos'u ziyaret edenlerin; yedikleri, içtikleri ve aldıkları hediyelikte bunun 5-10 katıdır. Ana geçim kaynağı turizm olan Lindos merkezinde ve yakın çevresinde otel yaptırılmamış, ancak civar koylarda tatil köylerinin varlığını gördük. Tam anlamıyla günübirlik turizm merkezi olmuş Lindos.

Akropolis, savunma avantajı sağlayan dik bir tepenin üzerinde, kayalıkta (denizci bir millet olan) Dor'lar tarafından kurulmuş bir kale kent. Kalenin içinde tapınak dahil, şehir sakinlerinin her ihtiyacı düşünülmüş. Yağmur sularının biriktirildiği 150 ton kapasiteli 2 adet sarnıçta mevcut. Kalenin surları sağlam olsa da, içindeki binalar önce Romalılar sonra da diğer batılı kavimlerce yağmalanmış.

Lindos, Rodos Adasının, (Rodos merkezi ile kıyaslanmaz ama) ikinci büyük ve önemli yerleşim yeri. Zamanında gemi kaptanları için yapılan bembeyaz evlerin, balkon ve pencere demirleri genelde kahverengidir. Şehir merkezinde İtalyanlar tarafından yapılan bir kilisenin de olduğunu özellikle belirtelim.

Rodos, uzun süre denizci bir kavim olan Dor'ların egemenliğinde kalmış. Bu bilgiyi değerlendirirken aklıma; 1538 Preveze Deniz Şavaşında Haçlı Donanmasının komutanı, Andrea Doria geldi. Büyük bir ihtimalle Andrea Doria'nın  ataları, Rodos'tan İtalya'ya giden Dor'lardır diye düşündüm.         

Lindos şehrinde yürüyüş yolları (Rodos'un çok yerinde olduğu gibi) çakıl taşlarıyla kaplanmış. Denizden çıkarılan çakıl taşlarıyla yürüyüş yollarında çeşitli motiflerde oluşturulmuş. Lindos, daha turistik olduğu için, Rodos'un diğer yerlerine göre daha pahalı. Ben ve birkaç arkadaşım öğle yemeğinde mecburiyetten tavuk döner yedik. Unutmadan ifade edeyim (daha önce Paris'te de rastlamıştım) Yunanlılar bize has döneri sahiplenip, Grek gyros (Yunan döner) yapmışlar. Baklava, lokum, kahve ve daha bir çok yiyeceğimizi de sahiplenmişler. Et dönerler domuz etinden (pork gyros), aman dikkat diyerek, uyarımızı yapmış olalım.

 

LİNDOS'TA TÜRK MEZARLIĞI

Rodos seyahatinden önce, yaptığım araştırma ve aldığım notlarda Lindos'ta Türk mezarlığı olduğu için, dolaştığımız esnada gözüm hep Türk mezarlığını aradı. Hiçbir yön levhası ve tanıtıcı tabelanın olmadığı Türk mezarlığını, plaj yolunda giderken tamamen tesadüfi olarak bulduk. Lindos Türk mezarlığı, adanın tüm genelinde olduğu gibi son derece bakımsız. Arkadaşlarımla birlikte mezarlıkta ebedi uykusunda bulunanlar için rahmet dileklerimizle birlikte Fatiha'mızı da okumayı ihmal etmedik. Mezar taşlarını incelememiz neticesinde en son defin işleminin 1931 yılında yapıldığını anladık. Küçük bir tabelanın bile esirgendiği veya ihmal edildiği Türk mezarlığından yürüyerek daha aşağıda bulunan plaja yöneldik. Vaktimiz azaldığından plajda oyalanmadan, toplanma yerimize döndük.

Toplanma yerimizde, meydanın tam ortasında (ulu bir çınar gibi duran) Rodos ağacının  gölgesinde aracımızı beklemeye başladık. Bu esnada seyahat arkadaşım Ramazan Taşkın ile yakında bulunan çeşmede ayaklarımızı yıkadık. Çeşmenin üzerindeki kitabedeki, eski yazıdan bu çeşmenin Osmanlıdan yadigar olduğunu düşündük. Çeşmeyle ilgili sorumuzu Yunan asıllı rehberimizin geçiştirmesi hepimizin dikkatini çekti. Bekleme esnasında gördük ki, toplu taşıma araçlarının yanı sıra, kiralık araç ve taksi sistemi oldukça yaygın. Taksilerin hemen hemen tamamı Mercedes marka.

Lindos'ta gezi ve incelememizi bitirdikten sonra dönüş yolunda gördüğümüz koylarda tatil köyleri ve büyük otellerin Rodos turizmine hizmet ettiğini gördük.Yol boyunca,gördüğümüz çok sayıda plajdan en ünlüsü;Anthony Quinn koyunda imiş. Rodos merkeze 10 dakikalık mesafede Kalithea Springs (Kalite termal)  denilen yerde mola verdik.Bu termal tesisleri aynı zamanda yöreye de ismini vermiş.Daha sonra oteller bölgesi geliyor.(Rodos şehrinin hem kuzey hem de güney tarafı otellerle dolu) Kısa bir zaman sonra,ikindi vaktinde şehrin eski kısmına varıyoruz.Serbest zamanımızı, kale içini incelemeye ve gezip görmeye ayırdık.

 

RODOS KALESİ VE ŞÖVALYELERİ

Dışarıdan bakıldığında muazzam görünen kalenin içi de muazzam.Evliya Çelebi Rodos Kalesini: "Dünyayı dolaştım, böylesini görmedim" diyerek tarif etmiştir.Türkler tarafından Rodos'a ilk sefer 1300 yılında Menteşeoğlu Mesut Bey tarafından yapılmıştır. Fatih döneminde 1455, 1467 ve 1479 yıllarında Rodos alınmak istendi ancak başarılamadı.

Akdeniz ve Ege Denizinin kucaklaştığı bir yerde olan Rodos Adası, hem Akdeniz'e hem de Ege Denizi'ne hakim bir noktada olduğundan, adanın o dönemki sahipleri Rodos Şövalyeleri hem ticaret gemilerine hem de Osmanlı savaş gemilerine saldırı kolaylığı sağlıyordu. Rodos Adasına uzun yıllar hakim olan Rodos Şövalyelerinin kökeni, I.Haçlı Seferine katılan Şövalyelere kadar gitmektedir. Bir hristiyan askeri tarikat olan Şövalyelik 1129 yılında kurulmuş ve simgeleri beyaz zemin üzerine kırmızı haç işaretidir.

I.Haçlı Seferlerinde Kudüs'e gelen bu şövalyeler, kendi hristiyanlık inancına Kudüs'ten (Süleyman tapınağından) ilaveler aldılar ve daha sonraları Tapınak Şövalyeleri diye anılmaya başladılar. İslam orduları tarafından Akka'ya sürüldüler ve orayı karargah yaptılar. O devirde İslam coğrafyasında çok ileri olan müspet ilimleri öğrendiler. Akka'dan, Kıbrıs Limasol'a oradan da Rodos'a geçtiler. Hospitalier Şövalyeleri olarak anılmaya başladılar ve Rodos Şövalyeleri olarak ün saldılar. Bolca askeri ve ticari gemi yaptılar. Dönemlerinde, dünyanın en savaşçı, en seyyah ve en banker topluluğu oldular.

 

 AYAĞA BATAN DİKEN RODOS              

 Rodos Adası, Osmanlının genişlemeye başladığı dönemden itibaren "ayağa batan diken" olarak tanımlanmış, söküp atmak 20 Aralık 1522'de Kanuni'ye nasip olmuştur. Rodos Kalesinin dışına, yeni şehir olarak tabir edilen yere ilk yapılaşma fetihle beraber başlamıştır. Murat Reis Külliyesinin de bulunduğu bölgeye, İtalyan işgali sırasında İtalyan tarzı kilise ve çok sayıda kamu binası yapılmıştır ve bu binalar aynı işlevlerini bugünde sürdürmekte olup, değişen İtalyan bayrağının yerine asılan Yunan bayrağıdır.  

 

RODOS'UN FETHİ 

Güneş ve gül adası olarak tanımlanan Rodos'la ilgili, Osmanlının bir başka sıkıntısı da, Fatih'in oğlu olan ve ağabeyi 2.Beyazıt'a karşı taht mücadelesini kaybeden Cem Sultan'ın 1482'de Rodos'a sığınmasıdır. Rodos Şövalyelerinin elinde Osmanlıya karşı koz olarak kullanılan Cem Sultan, Rodos'tan Vatikan'a götürülmüş ve orada (kuvvetle muhtemel zehirlenme neticesinde) vefat etmiştir. Rodos'un fethinden sonra, adada yaşamını sürdüren ve Rodos Şövalyeleri ile birlikte hareket eden Cem Sultan'ın oğlu Murad ve torunu Orhan'da (Müslüman doğup sonradan hristiyanlığı seçtikleri gerekçesiyle) fetih sırasında öldürülmüştür.

Osmanlıya sıkıntı veren ve baş ağrıtan Rodos Adasını almayı ve Rodos Şövalyelerini yok etmeyi kafasına koyan Osmanlı, tam beş yıl Rodos seferi için hazırlık yaptı. İstanbul'dan hareket edecek ve Marmaris'te gemilere binecek yüzbin kişilik kara ordusu için, bir günlük yürüme mesafelerinde, konaklama ihtiyacı için gerekli tesisler yapıldı. Böylece yüzbin kişilik kara ordusu ayrıntılı bir plan ve düzenle Marmaris'e getirildi. Marmaris'ten gemilerle Rodos'a taşındı. Ordunun Rodos'a sevkiyatı esnasında, Rodos Kalesi Osmanlı donanması tarafından muhasara altına alındı. Karadan ve denizden yapılan ve beş ayı geçen muhasara esnasında çok çetin mücadeleler oldu. Osmanlı ordusu 20 bin civarında şehit verdi. Kanuni'nin Rodos'u fethetme konusunda kararlı olduğunu gören Rodos Şövalyeleri neticede, kaleyi belli şartlarda teslime razı oldular. Yapılan anlaşmaya göre: Rodos Şövalyeleri 15 gün içinde adadan ayrılacak, Rodos'ta yaşayan halkın inancına müdahale edilmeyecek, Rodos'tan hiçbir şekilde devşirme ve beş yıl boyunca vergi alınmayacaktı.(Verilen bu tavizler: Rodos Şövalyelerinin mirasçılarının 390 yıl sonra 1912'de adayı tekrar işgal etmelerine ve Rodos'un bizim açımızdan bugünkü acıklı konuma gelmesine sebep olacaktı)    

 

RODOS KALE İÇİ GÖRÜLMEYE DEĞER VE TÜRKÇE KONUŞAMAYAN TÜRKLER    

Rodos Kalesinin surları bir miktar aşınmış olsa da sapasağlam ayaktadır. İç içe surlar şeklinde yapılan kalenin hendekleri de saldırılara karşı düşünülmüştü. Dolaştığımız kale surlarının dibinde ve hendeklerinde bol miktarda tarihi top güllelerini bugün de görmek mümkün.

Rodos Kalesinin içinde, günümüzde 200 sokak ve cadde mevcut olup, 4 bin civarında insanda ikamet etmektedir. Tarihte ve geçmişte konut olarak ve başka amaçlarla kullanılan kale içi binaların alt katlarının tamamı ve kısmen üst katları, turizme açılarak işyeri haline getirilmiştir. Yüzlerce dükkanın olduğu kale içinde gezerken, tarihin derinliklerinde geziyor hissi duyarak dolaşıyoruz. Bu dolaşma esnasında, çeşme meydanında, Marmaris'ten günübirlik gelen vatandaşlarımızla karşılaşıp biraz sohbet ediyoruz.

Çok yorulduğumuzdan biraz dinlenmek biraz da serinlemek için dondurma satan bir kafeye yöneliyoruz. Dondurmalarımızı yerken yanımıza gelen  Rodoslu bir Türk olan kafe sahibi ile tanışıyoruz. Acı ama gerçek ki; bu soydaşımızla Türkçe anlaşamıyoruz. Sadece; "anne baba biliyor, ben Türkçe bilmiyor" diyebilen, bu candan insan, benim elimden tutup, yakındaki Türkçe bilen bir Türk'ün dükkanına götürüyor. Yusuf sabrıyla, Marmarisli ve Rodoslu iki Türk'ün arasında tercümanlık yapan soydaşımız sayesinde, karşılıklı meramımızı anlatıyor ve birbirimize adres bilgilerimizi veriyoruz.

Çifte şerefeli minaresini uzaktan gördüğümüz Süleyman (yada Süleymaniye) Camisine yöneliyoruz. Caminin giriş kapıları zincirli ve kilitli olduğundan içine giremiyoruz. Hem Süleyman Camisine hem de aynı sokağı paylaşan Hafız İbrahim Ağa Kütüphanesine, dışarıdan mahsun mahsun bakıyoruz, sadece fotoğraf çekmekle yetiniyoruz. Kale içinde yani eski şehirde bol bol asırlık ağaçlar mevcut. Eski evlerle bu ağaçlar bir bütünlük oluşturmuş.Yakınında bulunan,Fethi Paşa Saat Kulesini de şöyle bir inceliyoruz.

Akşama doğru, otelimize dönüyoruz. Gece programı için otel odasında dinlenirken, TRT Türk kanalında; "Belene'nin Tanıkları" isimli belgesel programda, 1989'da Bulgaristan Türklerinin yaşadığı dramı izliyorum. Bulgaristan Türklerine reva görülen olayları, Rodos'ta televizyondan izlemenin bende meydana getirdiği ruh halini, sizlerin tahmin edeceğinizi umuyorum.

 

RODOS'TA SİRTAKİ GECESİ 

Rodos'ta ilk günün gecesi, Rodos şehir merkezini gezmekle geçirmiştik. İkinci günümüzün gecesini, bir Sirtaki restaurantta geçireceğiz. Rodos'un kuzeyine düşen oteller bölgesinin iç kısmında bulunan Nikolas Haus isimli müzikli lokantaya grup olarak gittik. Yaklaşık üç saat boyunca Yunan gecesine tabi olduk. Seyahat grubumuzdaki arkadaşlarımın pek çoğu, ikram edilen şarap ve uzonun keyfini sürse de, ben ve küçük bir azınlık su ve meşrubatla, gecenin tadını çıkarmaya çalıştık.

 Yunan müziği ve Yunan folklorunu (turistik olarak) her yönüyle bize sundular. Bu arada bana da sirtaki oynattılar ve gecenin sonunda tabak kırdırdılar. Mayısın 24'ü olarak gittiğimiz sirtaki gecesinden otele döndüğümüzde, takvimlerde mayıs 25 yazıyordu.

 

12 ADALAR DENİZ YOLLARI !

Günlerden cumartesi ve biz Rodos'tan Simi adasına günübirlik geziye gidiyoruz. Tesadüf bu ya; bindiğimiz feribot bizi Marmaris'ten Rodos'a getiren (Panagia Skiadeni isimli) feribot. Hareket saatini beklerken, feribotun danışma bürosundan aldığım broşürleri incelemeye başladım. Feribot Dodekanısos Seaways (12 adalar deniz yolları) şiketine ait. Şirketin amblemi deniz üstünde koşan Rodos geyiği şeklinde.12 adalar arasında ve Rodos ile Türkiye'nin çeşitli sahil beldelerine sefer düzenleyen bu Yunan şirketinin felsefesi: "Güney Ege Bölgesindeki izolasyonu ortadan kaldırarak, ekonomik, turistik ve sosyal gelişmesine katkıda bulunmaktır."şeklinde özetlenmektedir. Denizci bir millet olan ve denizcilikte her zaman bizden bir adım önde olan Yunanlıların, bir denizcilik şirketine "Oniki Adalar" ismini vermesi kendi açılarından elbette ki önemlidir. Bizim açımızdan ise düşündürücü olmalıdır.

Saat 10'da ve tam zamanında Rodos turistik limanından hareket eden feribot, 45 dakika sonra, Simi Adasının güneyinde bulunan Panormitis'e yanaştı. Panormitis, denizciler için yapılan bir manastırın (14.Yüzyılda yapılmış) ve etrafına kümelenmiş (manastıra ait) boş pansiyon binalarının bulunduğu bir koy. Bir yerleşim yeri olmayan Panormitis'te sürekli olarak yaşayan 10 kişi kadar görevli varmış. Onun haricinde günübirlik olarak ve genelde bir saatliğine ziyarete gelen turistlerin çok yoğun ilgisi var. Her yıl ekim ayında binlerce insan, denizcileri ilgilendiren bir merasim için burada buluşurmuş.Bizim burada en çok ilgimizi yaya yollarının ve bahçe zeminlerinin, siyah ve beyaz renkteki çakıl taşları ile ve desenler oluşturularak kaplanmış olması ile çan kulesinin İzmir'de bulunan bir kulenin taklidi olmasıydı. Burada bol bol hristiyan dinine ait figürlerin olduğu hediyelik eşya satılıyor.   

Yine tam saatinde hareket eden feribotumuz, 35-40 dakika sonra Simi Adasının orta kuzeyinde bulunan Simi yerleşim yerine yanaştı. Yaklaşık 3,5 saat boyunca Simi'yi gezip inceledik. Simi'de, evler Venedik tarzı olup, binaların dış boyalarındaki ahenk müthiş bir tablo ortaya koyuyor. Sanki bu tablo usta bir ressamın elinden çıkmış gibi.  Rehberimiz bizi orta yükseklikte bir yere götürdüğünde gördük ki; limandan bakınca görülen evler gerçekten bir tablo gibi görüntü verse de , arka sokaklarda bulunan evler dökülüyor.

Tarihte her zaman çok zengin olan ve Ege kıyılarından çok arazi satın alan Simililer, Osmanlı'nın yıkılmasıyla zenginliğini kaybetmişler. Böyle olunca Simi Adası sürekli göç vermiş. Öyle ki bir ara nüfusu 500 kişinin bile altına inmiş. İngiliz ve İtalyanların adaya ilgileri nedeniyle gelişen turizmle beraber nüfus 3 bin kişiye kadar çıkmış. Asıl adı yada bizim bildiğimiz ismi Sömbeki (Sümbek bir çeşit balıkçı teknesidir)  olan adaya Yunanlılar Simi diyorlar  ve bugün geliri tamamen turizm endekslenmiş.Osmanlı döneminde,Türklerin adaya girmesi engellendiğinden, Simi'de ne tarihte ne de bugün yerleşen Türk, hiç olmamış. Böyle olunca da Simi'de Osmanlı yada Türk eseri oluşmamış. Osmanlı Simi Adasını  bünyesine kattıktan sonra, yalnızca vergi almış ve adaya hiç karışmamış, adeta özerk bırakmış. Simi'de deniz ürünleri yemek olarak çok tercih ediliyor ve gerçekten bol. Ülkemizin Bozburun kıyılarına Simi'nin uzaklığı sadece 6.500 metre olup, hızlı bir tekneyle 15 dakikada gidebilmek mümkündür.

Simi'de hastane mevcut olmayıp, hastalar Rodos'a gemilerle veya ambulans helikopterler ile taşınıyor. Küçük ve az ev pansiyonlar haricinde Simi'de hiç otel yok. Ana limanın güneyindeki tepe bol rüzgar alıyor olmalı ki; 15 adetten fazla yel değirmeni binası saydım. Evler kutu gibi ve genelde çatılı olup, çatılar alçak ve küçük yapılmış. Binaların dış cephesi her renk boya ile boyanmış olmasına rağmen, genelde koyu sarı ve beyaz renk hakim. Renkler bina cephelerinde müthiş uyumlu. Günübirlik turizmin hakim olduğu Simi Limanına gemi yada teknelerin biri geliyor, diğeri gidiyor.

 

KALE İÇİNDE CAMİ ÇOK AÇIK OLAN YOK   

Feribot ile Simi'den Rodos'a dönüş yolculuğumuz 1,5 saat sürdü. Rodos turistik limanına girerken, Rodos Kalesinin bütün ihtişamı gözümüzün önüne serildi, en çokta iki minare dikkatimizi çekti. 11 giriş kapısı olan kalenin içine, eski şehir (old town) deniliyor. Kalenin dışından da görülen iki minareden, çift şerefeli minareyi daha önce incelediğimden, bu kez tek şerefeli beyaz minareye yöneldim. Hiçbir tanıtıcı bilgi olmayan caminin kapısının yanı sıra, bahçe dışında bulunan şadırvanında zincirle bağlanıp kilitlendiğini görmek beni derinden hüzünlendirdi. (Bu caminin isminin İbrahim Paşa Camii olduğunu daha sonra kendi çabalarımla öğrendim) Caminin hemen yakınında bulunan ve cami ile külliye oluşturduğunu düşündüğüm yıkık yapıya yöneldim. Büyük bölümü yıkılmış, baykuşların tünemediği ancak içinde çocukların oyun oynadığı bu kalıntının üzüntü ile fotoğrafını çekerken, sanki yıkılan bendim.  

 Burayı incelerken, 100 mt kadar kuzeyinde, kısa minaresi ve kubbeli yapısıyla bir camii olduğunu haykıran bir yapıyı gördüm. Bu caminin kiliseye çevrilmiş olduğunu, kubbesindeki haçtan anladım. Fotoğraf çekimi esnasında yanımıza gelen, Batı Trakyalı Türk göçmen "cami, cami" diyerek seslendi. 25 yıl önce, Gümülcine'den Rodos'a gelen soydaşımız (cennet kapısında bekçi misali) bize yardımcı oldu. Yukarıda kısa minareli diye tanımladığım ve kiliseye çevrilmiş  caminin geçmişte isminin Muradiye Camii olduğunu kendisinden öğrendik.

Kale içi sokaklarda gezimize devam ederken, alt katı alışveriş merkezi olan bir yapı hemen dikkatimizi çekti. Çok kısa ve farklı minaresi  ile değişik mimarisi olan bu caminin ismini kendi çabalarımızla öğrendik.İçini merak edip,görmek mümkün olmayan bu caminin ismi,Ağa Camiidir.Biz de  resmini çekmekle yetindik.

Dar sokaklardaki küçük küçük dükkanların arasından geçerek devam eden inceleme turumuzda, kubbeli bir yapı ve tepesindeki hilale benzer işaret hemen dikkatimi çekti. Bir sokağın tam köşesindeki (avlusu ve minaresi olmayan) bu yapının kilitli, demir parmaklıklı dış kapısından içerdeki tabelayı zar zor okuduğumda, buranında bir cami olduğunu ve diğerleri gibi (restore bahanesiyle) kapalı tutulduğunu gördük. Bizim resim çekip, etraflıca incelememiz, birinin dikkatini çekmiş olacak ki; yanımıza gelerek "çarşı cami" dedi. "Türkçe biliyor musun?" sorumu, "Türk müsün?" diye anlamış olmalı ki;  "Grek" cevabını aldım. Bu kişi sokağın diğer köşesinde kalmış şadırvanı işaret ederek, elleriyle de el yüz yıkama hareketi yapması üzerine, "şadırvan" dedim ve "şadırvan" cevabını aldım. Bugün muslukları sökülmüş ve üzerine resim yapıştırılmış şadırvan, ne olursa olsun, ben Osmanlı-Türk eseriyim diyordu.Sonradan yaptığım araştırmada bahsettiğim bu caminin (kiliseden çevrilme) bir diğer isminin Kanduri Camisi olduğunu öğrendim.

 

MURAT REİS'İN KEMİKLERİ SIZLIYOR             

Rodos kale içinden, deniz kıyısındaki ana kulenin yanından geçerek yavaş yavaş, yolumuzu Mandraki Limanına çeviriyoruz. İstikametimiz bir kez daha Murat Reis Camii ve Külliyesi. Murat Reis, Preveze Deniz Savaşında, Barbaros Hayrettin'in yanında bulunmuş bir denizci olup, daha sonra Hint Denizi ve Akdeniz'de Osmanlı Donanmasında çeşitli görev yapmış kahraman bir denizcidir. Rodos civarında, Maltalılarla savaşırken (rivayete göre 103 yaşında) şehit düştü ve Rodos'a defnedildi.

Murat Reis Camiinin kapısının kilitli olduğunu bir kez daha gördük. Zarif ve çok hoş mimarisi olan minaresini uzun uzun seyredip, caminin bahçesine (külliyesine) yöneldik. Duvar ve üzerindeki demir parmaklıklarla çevrili külliyenin etrafında bir giriş yeri buluruz ümidiyle döndük durduk. Murat Reis Camii ve külliyesinde, bir çok Osmanlı paşasının mezarının bulunduğu kabristan, Murat Reis'in ve Dört Kırım Girayı (Şahin, Fetih, Saadet, Canbek Giraylar ) ile bir İran Şah'ının (Şah Safi Mirza) türbesi ve de son Rodos müftüsünün evi ve bir çeşme bulunduğu konusunda, ön bilgi aldığımdan ve bu külliyeyi muhakkak görmek istediğimden, yüksek korkuluklardan atlamayı düşündümse de, yanımdakiler "başımız derde girer" diyerek beni engellediler. Ben duvarın üzerinde olduğum halde, demir parmaklıkların arasından uzanarak çekebildiğim kadar fotoğraf çektim. Bahçedeki bakımsızlık ve ilgisizlik yüreğimi sızlattı. 

Otele doğru yöneldiğimizde, Murat Reis Camii ve Külliyesinin hemen karşı sokak köşesinde (bugün kullanılmayan) bir Osmanlı-Türk çeşmesine daha rastladık. Rodos'un eski yerleşim alanlarında ve özellikle kale içinde ecdadımızdan izler her şeye rağmen hala silinememiş.

 

SON GECEMİZ VE RODOSLU TÜRKLER

Otelde biraz dinlenip akşam yemeğinden sonra, arkadaşlarımla birlikte bir kez daha kale içini gezdik. Hava kararmış olmasına rağmen, kale içi sokakları ışıl ışıl ve dolaşanların canlılığı ile dolu. Yürüyerek ve dükkanları inceleyerek epeyce dolaştık. Yüzlerce dükkan gerçekten insanın ilgisini çekiyor. Giyecek, yiyecek, hediyelik ve aklınıza ne gelirse o türden dükkanlar. Bu dükkanlardan 6 tanesinde soydaşlarımız faaliyette bulunuyor.

Rodos'ta son gecemizde tanıştığımız Türklerle, güvercin yada çinili çeşme diye bilinen, çeşme meydanındaki bir cafenin balkonunda, (Yunanlıların Greek Kafe diye sahiplendiği)   basbayağı Türk kahvesi içip sohbet ediyoruz. Gecenin ilerleyen saatinde, ayrılık vaktinde ; bizlerin içi ne kadar buruk ise, sohbet ettiğimiz Rodoslu Türklerinde gözleri o denli nemli idi.                         

Rodos'ta bulunan Türk eserlerine ve Türk varlığına yeterince sahip olunamadığı çok açık. Acaba diyorum, Rodos'ta vakıf geleneği olsaydı, bugünkü acı tablo olur muydu diye düşünüyorum. Vakıf olsaydı Yunan zihniyeti bu denli pervasız, biz Türkler de bu kadar pasif ve çaresiz olmazdık.

Rodos'ta yalnız bir camii o da haftada bir gün cuma günleri açık oluyormuş. Bu durum hristiyan inancında  olanların haftada bir gün kiliseye gitmelerinin ne kadarda çağrıştırıyor değil mi? İnançta eşitlik bu olsa gerek. Rodoslu soydaşlarımız evlilik törenlerini camide yapıyor. Bu durumun yorumunu da sizlere bırakıyorum.

Rodos'ta, şehir merkezinde her yanda asırlık Rodos ağaçları var ve gölgesinden faydalanılıyor.Rodos ağacının yaprakları Benjamin ağacının yaprakları gibi. Bu iki ağacın bir bağlantısı var mı, bu konuda bilgi sahibi değilim. Gündüzleri (mayıs sonunda) çok sıcak ama geceleri bol rüzgarla birlikte serin oluyor.  

390 yıl Osmanlı toprağı olan Rodos Adasında, (İtalya tarafından işgal edildiği 1912 yılında) yaşayan nüfusun üçte biri Türk iken ve adanın diğer halklarına ; yaşantımızdan çok şey aktarmışız ama dil ve din konusunda (kanımca) çok serbest bırakmışız. Asimile etmekten ziyade asimile olmaya yatkın karakterimiz, Rodoslu soydaşlarımızda da kendini göstermiş.

Dört günlük Rodos seyahatimiz boyunca herhangi bir olumsuzluk yaşamadık. Başta ulaşımımızı sağlayan şoförümüz, Rodos'taki rehberlerimiz ve bize tüm seyahatimiz boyunca eşlik eden acenta görevlileri son derece istekli ve samimi davrandılar. Burada özellikle Melissa ve Rena hanımefendileri zikretmeden geçemeyeceğim.

 

MARMARİS'E DÖNÜŞ

Dördüncü ve son gün dönüş yolculuğumuzu (yine geldiğimiz Yunanlı şirkete ait) bir katamaran ile yapacağız. Katamaran iki katlı ve 350 koltuk kapasiteli. Biz cam kenarındaki koltukları tercih ettik. Hareket saatine kadar, pencereden Rodos Kalesini ve özellikle de içinden yükselen iki minareyi doya doya seyrettik. Rodos Kalesinin ana kulesinin 300-350 mt uzağında ve kaleye bağlantılı iskelenin (bu iskelede üç eski yel değirmeni de mevcut) ucuna inşa edilmiş (St.Nikolaos Fener Kulesi) kale gibi kule, yönüne baktığımızda ise Türk sahillerini gördük. Yine tam zamanında hareketle, bir saatlik yolculuk sonrası Marmaris'e ulaştık. 

Marmaris Limanından evime giderken aslında aklımın Rodos'ta kaldığını fark ettim. Rodos Kalesi ve çarşıları, sahildeki İtalyan yapıları, yel değirmenleri, Rodos ağacı, Rodos geyiği, bize çok benzeyen yemek kültürü, sirtaki gecesi, ilgiye muhtaç  Osmanlı-Türk eserleri ve en önemlisi Türkçe zor anlaştığımız yada anlaşamadığımız soydaşlarımız. Bugünlerde,(İngilizce, Rusça ve Türkçe öğretecek) bir dil okulunun açılacak olması yeterli olur mu bilmem ama; Rodos her açıdan ilgiye muhtaç diye düşünüyorum. Çünkü, Türkiye Türklerinin Rodos Adasına yapacağı her ziyaret çok önemlidir ve anlamlıdır.                          

          


 


Diğer ARAŞTIRMA Haberleri

ÜLKÜCÜLÜK ŞEREFTİR, ŞEREFTEN TAVİZ OLMAZ

ÜLKÜCÜLÜK ŞEREFTİR, ŞEREFTEN TAVİZ OLMAZ

Hedefi Turan, rehberi Kur'ân olan ülkücüler için liderimizin söylediği bu sözler herkese örnek olmalı. "Bayrağa kan gerek, solmasın" diy...

BU SEVDA BİTMEZ...

BU SEVDA BİTMEZ...

  Yavuz MÜFTÜOĞLU Küresel sistemin derin çalkantılar ve facialar yaşadığı bir dönemde, inancını ve ilhamını yalnızca büyük Türk mil...

Kızıl Elma

Kızıl Elma

Kızılelma Nedir?   Kızılelma, "Üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan ancak uzaklaştığı oranda cazibesi artan ülküler veya düşle...

Alparslan Türkeş'in Uluslararası İlişkiler'e bakışı ve dış politika anlayışı

Alparslan Türkeş'in Uluslararası İlişkiler'e bakışı ve dış politika anlayışı

İnsanın toplumsal bir varlık olarak ortaya çıkışından itibaren, milletler birbirleri ile ilişki içerisinde hayatlarını devam ettirmişlerdir. Uluslararası ilişkiler disipl...

Sarıkamış harekatının Türk tarihindeki yeri ve önemi

Sarıkamış harekatının Türk tarihindeki yeri ve önemi

         Türk tarihinin ve beraberinde dünya tarihinin akışını değiştiren Sarıkamış harekatın üzerinden 103 yıl geçmiş olsa da, tartışma...

Sarıkamış harekatının tarihteki yeri ve önemi

Sarıkamış harekatının tarihteki yeri ve önemi

         Türk tarihinin ve beraberinde dünya tarihinin akışını değiştiren Sarıkamış harekatın üzerinden 102 yıl geçmiş olsa da, tartışma...

Romanya'da Türk İzleri

Romanya'da Türk İzleri

Nerede TÜRK varsa oraya gidip Ata topraklarındaki soydaşlarımızı, oradaki ecdat yadigârı tarihi eserlerimizi büyük bir özenle gözlerimizin önüne seriy...

'Ülkücü olmak çileye talip olmaktır, nimete, ikbale değil'

'Ülkücü olmak çileye talip olmaktır, nimete, ikbale değil'

Yavuz MÜFTÜOĞLU     TANRI DAĞI KADAR TÜRK HİRA DAĞI KADAR MÜSLÜMAN   Düşünce ve icraatlarıyla sadece Türk Dünya...

BÜYÜK DAVALARI BÜYÜK LİDERLER YAŞATIR

BÜYÜK DAVALARI BÜYÜK LİDERLER YAŞATIR

Yavuz MÜFTÜOĞLU   Milliyetçi Hareket Partisi'nin kurucusu, efsane lider Başbuğ Alparslan Türkeş'in 19. ölüm yıldönümü i&cced...

101. Yılında Sarıkamış Harekâtı'nın Türk tarihindeki yeri ve önemi

101. Yılında Sarıkamış Harekâtı'nın Türk tarihindeki yeri ve önemi

Rusya tarihte en çok tehdit aldığımız, en çok savaştığımız, en çok şehit verdiğimiz, en büyük toprak kayıplarına uğradığımız devlettir.  Tarihe...