Ortadoğu Gazetesi

BIST
93 284
%-1,48
USD
5,7861
%2,12
EUR
6,6406
%2,11
Altın
230,4721
%1,38

Türkiye'nin Kudüs Meselesindeki Büyük Sorumluluğu

KÖŞE YAZILARI / 2017-12-13 09:39:53

Türkiye'nin Kudüs Meselesindeki Büyük Sorumluluğu

ABD Başkanı Trump'ın Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıma kararı sonrası yoğunlaşan gündem, haklı olarak tüm dünyanın dikkatini Ortadoğu'ya çekmesine sebep oldu.

Öyle ki içerisinden geçtiğimiz günlerde Kuzey Kore'den yükselen "Nükleer savaşın eşiğindeyiz" açıklaması ve akabinde Rusya'nın ABD ile Kuzey Kore arasında yürütmeye koyulduğu yoğun arabuluculuk girişimleri dahi Kudüs paralelinde yaşan gelişmelerin gölgesinde kalmaya mahkûm oldu.

Kuşkusuz ki bunun ana nedeni Kudüs'ün geçmişten bu yana Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler açısından önemli ve kutsal bir yerleşim birimi olarak kabul edilmesinden kaynaklanıyor.

Birinci Dünya Savaşı'nın kimi noktada sebepleri, kimi yerlerde ise sonuçları açısından kabul edilebilecek bir öneme sahip olan Kudüs meselesi, günümüzde Ortadoğu'da yaşanan sorunların da kaynağını teşkil ediyor.

Zira Filistin ve İsrail arasında süregelen anlaşmazlıklar ve İsrail'in kurulduğu günden bu yana işgalci yaklaşımıyla bölge ülkelerinin toprak bütünlüğünü tehdit etmesi, Ortadoğu'da kalıcı bir barış ve istikrarın temin edilememesinin en büyük nedenidir.

Kendi güvenliğini çevresindeki komşularının ve diğer Ortadoğu ülkelerinin istikrarsızlığında arayan ve bu yönde bölgedeki çatışmaların derinleşmesinde kimi zaman açıktan ama çoğu seferde gizliden hareket eden İsrail'in tutumu ve son olarak ABD'nin ona onay veren yaklaşımı önümüzdeki dönem açısından endişe uyandırıcı bir iklimin vukuu bulmasına neden oldu.

Son yıllarda yanına Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerdeki rejimleri çekmeyi başaran İsrail, bundan sonraki işgal faaliyetlerini özellikle de İslam dünyasına makul gösterebilmek adına yine bu ülkelerin yürüteceği siyasi çabaları desteklemeye koyulmuş görüntüsü veriyor.

Ayrıca unutulmaması gereken bir başka konu ise İsrail'in, Suriye'de yaşanan krizi fırsat bilerek yıllardır iki ülke arasında büyük sorun oluşturan Golan Tepeleri'ni ele geçirmiş olması da tesadüfi değerlendirilemez.

Bununla beraber İsrail'in, bölücü terör örgütü PKK ve onun Suriye uzantısı PYD'ye verilen destek konusunda da öne çıkan ülkelerden birisi olduğu unutulmamalıdır.

Barzani'nin sözde bağımsızlık referandumunu destekleyen tek ülke olarak görünen İsrail, bu desteğini açıkladığı günlerde PKK'yı da terör örgütü olarak görmediğini duyurarak bir bakıma hem bölge hem de Türkiye açısından ne derecede ciddi bir tehlike oluşturmaya başladığını gözler önüne sermişti.

Elbette Suriye, Irak, Ürdün, Türkiye, Lübnan gibi ülkelerde terör eylemlerine girişen IŞİD gibi adını vahşetle duyuran bir terör örgütünün mevzu İsrail olduğunda hiçbir eylemde bulunmaması, dahası Suriye iç savaşı sürerken İsrail kontrolünde olan Suriye sınırındaki bir bölgeye yanlışlıkla saldırı düzenlemesi sonrasında, İsrail'den özür dilemesi de kuşku uyandıran bir başka gelişmedir.

İsrail, İslam dünyasında ayrılıkçı hareketlerin güçlenmesini, etnik ve mezhep temelli çatışmaların yaygınlaşmasını, İslam ülkeleri arasındaki gerginliğin ucu çatışmalara kadar varabilecek çapta genişlemesini isteyen, teşvik eden ve zaman zaman bu türden gelişmelerden açıkça memnuniyet duyduğunu açıklayan bir ülkedir.

Dolayısıyla Kudüs krizi İsrail'in gerek Filistinliler üzerindeki baskıyı artırma çabası, gerekse Ortadoğu'da var olan krizlerin derinleştirilerek diğer ülkelerin ama özellikle de Müslüman ülkelerin birbirleriyle uğraşarak dikkatlerini Kudüs haricinde başka alanlara kaydırması girişimlerine fırsat olarak değerlendirilecektir.

Aksi bir durumda tüm tepkiler İsrail üzerinde yoğunlaşacağından ve bu tepkiler sadece İslam ülkeleriyle sınırlı kalmayıp başta AB olmak üzere Hristiyan dünyasından da benzer tepkiler geleceğinden İsrail, diğerlerini oyalayan kendi çabalarını meşru gösterme eğilimi içerisine giren bir anlayışla bundan sonra yol alacaktır.

Zira Ortadoğu'daki kaos ve çatışmalar derinleşip, büyümezse İsrail'in kendi amaçlarına ulaşabilmesinin mümkün olmadığı her hali ile ortadadır.

Bu şartlar altında İslam dünyasının bir ve beraber hareket ederek Kudüs konusunda ortak bir anlayış birlikteliğini ortaya koyması elzemdir.

Kimi ülkeler arasında yaşanan krizler olsa da Kudüs konusunda tüm İslam ülkelerinin birleşerek ortak bir çağrı ve politika birlikteliğinde bulunmaları bundan sonrası açısından özellikle Ortadoğu'da sınır ve rejimleri değiştirme çabalarına engel olunması anlamında da önemlidir.

Bu çerçevede Türkiye'nin dönem başkanlığı ve ev sahipliğinde gerçekleşecek olan İslam İşbirliği Teşkilatı'nın, Kudüs konusunda yapacağı toplantı ve bu toplantıda alınacak kararlar her yönüyle önemlidir.

Kudüs yalnız değildir, Filistin halkı da elbette kendi kaderine terk edilemez, zulüm altında ezilmesine göz yumulamaz.

Bu toplantı aynı zamanda hangi ülkenin kimlerle ne gibi işler yürüttüğünün, daha açık bir ifadeyle herkesin asıl niyetinin görülmesine de olanak sağlayacak bir öneme sahiptir.

Geride bıraktığımız günlerde Arap Birliği'nin, Mısır'da düzenlenen toplantısında alınan karla "Kudüs'ün İsrail'in başkenti olarak tanınmasının hükümsüz olduğu" kararının alınması önemli olsa da asıl değerli olan İslam İşbirliği Teşkilatı'ndan çıkacak karar ve bu teşkilata üye olan ülkelerin izleyecekleri politikalar olacaktır.

Küresel barış ve istikrarın en çok yara aldığı ve sorun yaşadığı coğrafya Ortadoğu iken, bundan en çok etkilenen ülkelerse kuşkusuz ki Müslüman ülkelerdir.

Türkiye gibi güçlü bir tarihe ve zengin bir potansiyele sahip olan bir ülkenin gerek Ortadoğu, gerekse küresel barışı koruma anlamında taşıdığı sorumluluk diğerlerinden daha fazla ve anlamlıdır.

Bu nedenle Kudüs meselesinde Türkiye'nin öncülük edeceği çabaların hayata geçirilmesi sadece İslam dünyasının kendi içinde kalmayıp, dünyanın geri kalanına verilecek olan büyük bir mesaj olma özelliği taşıyacaktır.

Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıma yanlışını gösterip, hukuku umursamadığını ilan edenlere karşı Türkiye, daha güçlü ve hakların korunduğu, istikrar ve barış vaat eden bir küresel sistem inşasında kutup başı ülkelerden olduğunu gösterebilmelidir.