Ortadoğu Gazetesi

Hüseyin Avni Bıçaklı

Serbest Köşe / 2015-03-13 10:03:08

FİLİSTİN-İSRAİL BARIŞ SÜRECİ VE AKP DIŞ POLİTİKASININ "STRATEJİK DERİNLİĞİ (!)" -1-

 

 

Osmanlı'nın 1917 yılında Filistin'i İngiliz egemenliğine bırakmak zorunda kalmasından sonra tarihi Filistin toprakları bir türlü barış yüzü görmedi. Önce 10 yıl süren İngiliz işgal yönetimi, sonra da Milletler Cemiyeti kararıyla 1927-1947 arasında süren İngiltere manda idaresi. 

 

Atatürk dönemi Türk dış politikasında Filistin'e büyük önem atfedildi. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk Filistin ve özellikle Kudüs'ün Türkiye için yaşamsal öneme sahip olduğunu ABD'li bir gazeteciye verdiği mülakatında ifade etti ve bu görüşünü her fırsatta vurguladı. İngiltere mandası döneminde Türkiye, Filistin'de Yahudi ve Araplar'ın devlet kurma hakları bulunduğunu savundu ve uluslararası platformlarda gündeme getirilen bu yöndeki plan ve raporları destekledi. 

 

İngiltere 1947 yılında mandater devlet konumunu bırakarak tarihi Filistin topraklarını terk etti. Aynı yıl BM Genel Kurulu 181 sayılı meşhur kararıyla toprakların % 55'ini Yahudi, % 45'ini ise Arap devleti için paylaştırdı. Kudüs'ü de hiçbir devletin egemenliğine bırakmayarak "uluslararası şehir" ilan etti. 

 

Bu karar üzerine Yahudi tarafı hemen devletini kurdu ve İsrail'i ilan etti. Araplar ise kararı tanımayarak İsrail'e savaş açtı. 

 

Türkiye, İsrail devletini dünyada tanıyan ilk ülkeler arasında yer aldı ve ayrıca ilk Müslüman ve ilk Ortadoğu ülkesi oldu. 

 

1948 savaşında Kudüs'ün batısını işgal eden İsrail 1950 yılında Kudüs'ü İsrail'in başkenti ilan etti. Türkiye bu kararı tanımayarak Tel Aviv'deki Elçisini geri çekti ve Kudüs Başkonsolosluğu'nun Batı Kudüs Kançılaryasını kapattı.  

 

İsrail  1967 savaşında  Kudüs'ün kalan kısmını da  işgal ederek tüm Kudüs'ü "ebedi başkent" ilan etti. Türkiye bu kararı da tanımadı ve 1924 yılından beri faaliyet gösteren Kudüs'teki Başkonsolosluğu'nun açık olan Doğu Kudüs Kançılaryasını da  kapattı.  

 

Bu arada 1964 yılında Filistin Kurtuluş Örgütü kuruldu ve Türkiye bu örgütü tanıyan ilk ülkeler arasında yer aldı. FKÖ 1974 yılında Ankara'da temsilcilik açtı ve 1975 yılında bu temsilcilik Büyükelçilik düzeyine yükseltildi. Eş zamanlı olarak Ankara'daki İsrail Elçiliği de Büyükelçilik düzeyine çıkartıldı.

 

1980 yılında İsrail Kudüs'ün doğu ve batı şeklindeki bölünmüşlüğüne tek taraflı son vererek "Birleşik Kudüs"ü ilan etti ve "ebedi başkent" politikasını sürdürdü. Türkiye bu karar üzerine Büyükelçisini geri çekerek Tel Aviv'deki diplomatik temsil düzeyini "maslahatgüzar" düzeyine indirdi. 

 

Bu arada 1988 yılında Cezayir'de FKÖ tarafından "Topraksız Filistin Devleti" veya "Sürgünde Filistin Devleti" ilan edildi ve Türkiye bu devleti dünyada tanıyan ilk ülkeler arasında yer aldı. Türkiye, Tunus Büyükelçiliğini ve Büyükelçisini bu Filistin Devleti'ne akredite etti. 

 

1991-1992 yıllarında İsrail ile FKÖ arasında Madrid-Oslo Barış Süreci gelişti ve 1994-1995 yıllarında 1. ve 2. Oslo Anlaşmaları ile 1993 İlkeler Bildirisi imzalandı: FKÖ İsrail Devleti'ni tanımış ve silahlı mücadeleyi bıraktığını açıklamıştı. Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde Filistin Özerk Yönetimi kurulmuştu. Batı Şeria'da "A", "B" ve "C" bölgeleri oluşturulmuştu. 5 yıl sonrasında ise Bağımsız Filistin Devleti'nin ilan edilmesi İsrail tarafından kabul edilmişti. 

 

Türkiye, İsrail ve Filistin tarafları arasındaki bu yumuşama ve anlaşma ortamının ruhuna uygun olarak, 1980 yılında maslahatgüzar düzeyine indirdiği Tel-Aviv Elçiliği'ni 1992 yılı başında Büyükelçilik düzeyine çıkarttı. Türkiye keza, 1967 yılında kapattığı (Doğu) Kudüs Başkonsolosluğunu yeniden faaliyete geçirdi ve fiili (de facto) olarak Filistin Özerk Yönetimi'ne akredite etti. Bu arada, Türkiye'nin 1988 yılında kurulan Filistin Devleti nezdinde akredite ettiği Tunus Büyükelçiliğinin akreditasyonu da fiilen geçersiz hale geldi. Türkiye artık Filistin Devleti'yle her türlü siyasi ve diplomatik ilişkilerini Kudüs'teki Başkonsolosluğu ve Ankara'daki Filistin Büyükelçiliği üzerinden yürütmeye başladı.

 

Oslo Anlaşmaları'nda öngörülen 5 yıllık sürenin bittiği 2000 yılında Filistinliler, Devlet statüsüne sahip olamayınca yeniden ayaklandı ve bu kere 2. İntifada başlatıldı. 

 

Filistin lideri Yaser Arafat 2004 yılı Kasım ayında vefat etti. Filistin ayaklanması 2005 yılına kadar devam etti ve bu yılda İsrail Gazze Şeridi'nden resmen ve tüm askeri varlığıyla geri çekildi. Bu arada Filistin'de yapılan genel seçimlerde Hamas iktidarı gündeme geldi. 

 

Bir yandan Filistin-İsrail çatışmasının sürdüğü bir ortamda diğer yandan barış görüşmeleri de yapıldı. Uluslararası Dörtlü Oluşum (Quarted) adı verilen ve BM, AB, ABD ve Rusya'dan oluşan grup  Filistin-İsrail Barış Süreci'nde inisiyatif üstlendi. Ortaya değişik barış planları atılmıştı. Devrede ABD, Rusya, AB ve BM vardı. Suudi Arabistan ve Mısır vardı. Türkiye de bu arada taraflar arasında gerçek bir arabulucu (mediator)  olmasa bile "kolaylaştırıcı" (facilitator) roller üstlenmişti. 

 

Bu arada Türkiye'de bir iktidar değişimi yaşandı ve Türk dış politikasında AKP Hükümeti dönemi başladı. Bu tarihe kadar Türkiye'nin Filistin-İsrail sorununa yaklaşımı şu temel unsurlara dayanıyordu: Uluslararası hukuka saygılı, dengeli, taraflara eşit mesafeli, her iki tarafa da güven verip güven sağlayan bir politika. Bu geleneksel politikamız, 2005 yılının başından itibaren AKP iktidarı idaresinde maalesef terk edilmeye başlanmıştır. 

 

Bu yazının amacı, AKP'nin "Yeni Türkiye" Dış Politikası ile AKP öncesi Türk Dış Politikasının Filistin-İsrail Sorunu özelinde ortaya çıkardığı farklılıkları ortaya koymaya yöneliktir. Bu nedenledir ki yazının başında bu denli uzun bir giriş yapılmıştır. 

 

Bu bağlamda AKP öncesi ve sonrası Türkiye'nin Filistin-İsrail sorunundaki konumuna dair aşağıdaki tespitlerde bulunmak mümkündür: 

 

a) AKP öncesinde, Türkiye'nin Filistin ve İsrail tarafları arasında güvenilir bir konumu vardı. Türkiye'nin Uluslararası Dörtlü (Quarted)'de yer alması ve bir anlamda güvenilir bir "arabulucu" olması gündemdeydi. Türkiye, ABD, AB, Rusya ve BM'nin yaptığı gibi sırf Ortadoğu-Filistin-İsrail'den Sorumlu bir Özel Temsilci Büyükelçi atayacaktı.   AKP iktidara geldi, bu girişim sulandırıldı ve Filistin'e İnsani Yardımlardan Sorumlu bir Koordinatör (Sayın Vehbi Dinçerler) atandı. AKP Hükümeti, "siyasi" bir Özel Temsilci Büyükelçi atayacağı yerde "insani" bir Koordinatör atadı. Bunun sonucunda ne mi oldu? Türkiye, adım adım tarafsızlığını bozmaya yöneldi. Soruna, objektif şekilde "balkondan" bakması gereken Türkiye sahaya indi, taraf tutmaya başladı. Dış politikasında milli menfaatleri değil kendince "insani değerleri" öne çıkarmaya başladı. İnsani yardım adı altında yurtiçindeki yandaş şirketlerin malları devletçe satın alındı ve bu şirketler zenginleştirildi. Sonuçta yapılan yardım hiçbir şekilde "hora geçmedi". Kızılay görevlilerimiz sorunlar yaşadı, şehitler verdik. 

b) Filistin'de yaşanan iç gelişmelere AKP Hükümeti taraf oldu ve Hamas'ı yerine göre içten içe, yeri geldi açıkça desteklediğini gösteren tutumlar içerisine girdi. AKP Hükümeti, laik FKÖ yönetimi karşısında dini temelli Hamas'ın yanında duruşlar sergiledi. Filistin iç politikasına girdi, içişlerine müdahale etti ve FKÖ ile Hamas arasında yaşanan ihtilafta adeta taraf tuttu. Bunun sonucunda ne mi oldu? Yaser Arafat sağlığında iken Türkiye'nin Quarted içerisinde yer almasını gerçekten istemişti ve bunun için girişimlerde bulunmuştu. Arafat sonrasında Filistin yönetimini devralan Mahmud Abbas da aynı anlayışla Türkiye'yi yanında görmek istiyordu. Ancak AKP iktidarı ona güven vermiyordu. Sonunda bir açıklama yapmak zorunda kaldı ve dedi ki: "Türkiye'nin Quarted içerisinde yer alması gibi bir talebimiz yoktur". 

c) Diğer taraftan "one minute" olayından ve Filistin'e yönelik insani temelli çıkışlarından rahatsız olan İsrail de AKP Türkiyesi'nin "Quarted" içerisinde yer almasına şiddetli tepki gösterdi. Ve sonuçta ne oldu? Filistin-İsrail sorununun çözümü veya çözümsüzlüğünde hayati  milli menfaatleri olan bir Türkiye tam anlamıyla bir "devre dışı" konumda. Bu noktada Başbakan Davutoğlu'nun, Dışişleri Bakanı ve Dışişleri Başdanışmanı Büyükelçi konumlarındayken yüksek sesle dile getirdiği " Bölgesel güç Türkiye", "Oyun kurucu, küresel aktör Türkiye" söylemlerini gülümseyerek hatırlamaktan başka birşey gelmiyor elden. 

d) AKP İktidarının ilk döneminde İsrail-Suriye Barışı'na yönelik Türkiye'nin bir anlamda "arabuluculuk" girişimine tanık olduk. Çok önemliydi. Bir anlamda AKP öncesi dönemin mirasının kullanılmasıydı bu girişim. AKP ilk döneminde de Suriye ile stratejik ortaklık ilişkisi kurulmuş, ortak bakanlar kurulu toplantıları bile yapılmaya başlanmıştı. Esat adeta kan kardeşimizdi. Esat'ın Suriyesi ile İsrail arasındaki sorunu çözecektik. İsrail de AKP Türkiyesi'ne güvenmişti. Ne oldu? Tam bir fiyasko. Deneme-yanılma metodlu bir dış politikanın sonucuydu bu. Acemi, ben bilirim, ben yaparım, anlayışının sonucuydu bu. Amiyane tabiriyle "ağzımıza yüzümüze bulaştırdık".

e) Başbakan Davutoğlu, Dışişleri Bakanı döneminden bu yana Filistin'in uluslararası camiada devlet olarak tanınması yönünde "görünürde" aktif girişimlerde bulundu.  BM'de, UNESCO'da bizim medyamıza yansıtıldığı şekliyle Türkiye olarak "canhıraş" girişimler yaptı. Ama Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas'a sorarsanız bunların bir önemi yok. Zaten İngiltere, İsveç, Norveç, Fransa parlamentoları da aynı girişimlere imza atmış durumda. 

 

Filistin-İsrail barış sürecinde bugün 5 temel sorun var: 1) Filistin devletinin toprakları ve siyasi sınırları; 2) Kudüs ve kutsal mekanlar sorunu; 3) Mülteciler meselesi; 4) Yahudi yerleşim merkezleri konusu; 5) Su ve enerji gibi doğal kaynakların paylaşımı meselesi. 

 

Filistin ile İsrail arasındaki müzakereler sık sık kesintiye uğramasına rağmen Quarted'in arabuluculuğunda devam ediyor ve "bölgesel güç" iddiasındaki AKP Türkiyesi tabloda yok. İsrail'le ilişkileri sorunlu, Büyükelçiler geri çekilmiş vaziyette, Mavi Marmara gemisi olayı ve tazminat meselesi hala çözümlenememiş durumda. Davutoğlu'nun temel şartları olarak gerçek bir İsrail özrü sözkonusu değil, Gazze'ye yönelik İsrail ablukası da devam ediyor. Filistin ise, Hamas zaafiyeti nedeniyle AKP iktidarına güvenmiyor ve Türkiye'den rahatsız. 

 

Bu şartlar altında, Türkiye'nin taraflar nezdinde güvenilirliği ve dürüst arabuluculuğu kesinlikle sözkonusu bile değil. Bırakınız arabuluculuğu "kolaylaştırıcı" (facilitator) rolü bile Türkiye'ye düşmüyor.

 

Konuyu daha fazla uzatmadan sonuç olarak vurgulamak isterim ki,  AKP idaresindeki Türkiye, diğer uluslararası ve bölgesel sorunlar karşısında "eski Türkiye"'nin o tutarlı, dengeli ve gerçekçi dış politikasından sapmış olarak, Filistin-İsrail sorununda da "devre-dışı" durumdadır ve o "stratejik derinliğin" çook ama çook uzağındadır. 

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 




 



Diğer Makaleleri

- Selim Han YENİACUN / Tarih : 2018-07-09 09:53:25
- Muhammet KUTLU / Tarih : 2018-07-07 09:41:31
- Murat KAÇAK / Tarih : 2018-06-29 10:26:45
- Erkan AKÇAY / Tarih : 2018-06-23 09:26:32
- İdris İSPİRLİ / Tarih : 2018-05-16 09:49:50
- Ali YETGİN / Tarih : 2018-05-09 09:30:06
- Ali YETGİN / Tarih : 2018-05-04 09:13:14
- Ali YETGİN / Tarih : 2018-05-01 09:01:58
- Cumhur BULUT / Tarih : 2018-04-25 09:33:20
- Ali YETGİN / Tarih : 2018-04-10 09:22:48
- Ali YETGİN / Tarih : 2018-03-29 09:03:17
- Ali YETGİN / Tarih : 2018-03-22 08:20:20
- Dr. M. Hanefi BOSTAN / Tarih : 2018-03-20 08:57:37
- Cumhur BULUT / Tarih : 2018-03-14 08:16:50
- Ahmet ERDOĞAN / Tarih : 2018-03-06 07:45:23
- Ali YETGİN / Tarih : 2018-03-02 07:55:06
- Ali YETGİN / Tarih : 2018-02-13 07:47:18
- Ali YETGİN / Tarih : 2018-02-09 08:10:33
- Cumhur Bulut / Tarih : 2018-02-09 08:08:35
- Ali YETGİN / Tarih : 2018-02-06 08:11:42

Diğer Serbest Köşe Makaleleri : 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10  İleri »