Ortadoğu Gazetesi

BIST
93,616
%0,34
USD
5,3323
%-0,22
EUR
6,0906
%0,42
Altın
209,3750
%0,38
SON DAKİKA

ZULMU ALKIŞLAYAMAM ZALİMİ ASLA SEVEMEM

Muharrem Günay SIDDIKOĞLU / 2015-03-24 09:55:57

Allah katında salih amellerin en önemlilerinden birisi de adalettir. Adalet, Cenâbı Hakk'ıninsanlık alemine bahşettiği nimetlerin en büyüklerindendir. Sevgili Peygamberimiz (sav) "Bir saat adalet, yetmiş sene nafile ibadetten hayırlıdır." buyurmuşlardır. Adalet her şeyi layık olduğu yerine koymak demektir. Zulmün zıddıdır ve yüce dinimize göre adaletsizlik en büyük zulümdür.  

Bir millet sadece milli kimliğinden uzaklaşmakla değil aynı zamanda zulme seyirci kalmak ve zalimi alkışlamakla da tarih sahnesinden silinir gider. Milli Şairimiz M. Akif Ersoy "Zulü Alkışlayamam" adlı şiirinde şöyle diyor:

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem; 

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem. 

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum? 

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum! 

Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim, 

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim! 

Adam aldırmada geç git! , diyemem aldırırım. 

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım

Hadisi şeriflerde buyrulmuştur ki: "Kim bir kişinin zâlim olduğunu bilerek ona yardım etmek üzere zâlim ile birlikte yürürse, İslâm'dan dışarı çıkmış olur." (İbn Kesir, Hadislerle K. K. Tefsiri, c. 5, s. 2089) "Kim bir zâlime yardım ederse, Allah Teâlâ, o zâlimi ona musallat eder." (Deylemî; İbn Aslâkir, Tarih) "Bir kimse bilerek zâlime yardım kastı ile onunla beraber yürürse, o kimse İslâmiyet'ten çıkmıştır." (Râmuz el-Ehâdis, c. 2, s. 445) "İnsanlar, bir zâlimi görür, ona engel olmazlarsa, bundan dolayı hemen hepsi cezalanır." (Tirmizî; Tuhfetu'l Ahvezî Şerhu Câmiu't Tirmizî, 8/423)

"Kays İbnu Ebî Hâzım anlatıyor: "Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) Cenâb-ı Hakk'a hamd ve senadan sonra buyurdu ki: "Ey insanlar! Sizler şu âyeti okuyor ve fakat yanlış anlıyorsunuz: "Ey iman edenler, siz kendinize bakın. Doğru yolda iseniz sapıtan kimse size zarar veremez" (Maide: 5/105). Biz Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in: "İnsanlar, zâlimi görüp elinden tutmazlarsa, Allah'ın, hepsine ulaşacak umumî bir belâ göndermesi yakındır" dediğini işittik." Keza ben, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın: "İçlerinde kötülükler işlenen bir cemiyet, bu kötülükleri bertaraf edecek güçte olduğu halde, seyirci kalır, müdâhale etmezse, Allah'ın hepsini saran umumî bir belâ göndermesi yakındır" dediğini işittim. (Ebu Davud, Sünen, Melahim, 31/17, (IV, 510), Tirmizi, Sünen, Fiten, 34/9 (IV, 469)

Hz. Musa (a.s.) Allah'ü Teâlâ ile Tur Dağı'nda kelam ederken bir gün derki,"Yarabbi Ad  Kavmi'nde, Lut Kavmi'nde, Semut Kavmi'nde hiç mi iyi insan yoktu ki hepsini helâk ettin." Başka bir gün yine Tur Dağı'na çıkacağı sırada uykusu gelir derin bir uykuya dalar. Uykusunda kendisini cennette yüce Mevla ile perdesiz konuşurken görmekte iken, bir karınca gelir ısırır. Musa (as)  uykusundan uyanır ve tatlı rüyası yarıda kalır. Buna çok sinirlenen Musa (as) bu öfkeyle kalkar ve yuvada bulunan bütün karıncaları helak eder. Tur Dağı'na ulaşıp Cenâb-ı Hakk ile kelam ederken Yüce Mevla:

 "Ya Musa seni ısıran bir tek karınca olmasına rağmen neden tüm karıncaları öldürdün" buyurur. Musa (a.s.) da:

 "Ya Rabbi! Diğer karıncalar iyi olsaydı o bir tek karıncanın yaptığı kötülüğe engel olurlardı" buyurur. O zaman Yüce Mevla da:

 "Ya Musa, işte Ad Kavmi'nde de, Lut Kavmi'nde de Semut Kavmi'nde de iyiler vardı ama kötülere engel olmadılar" buyurur. 

Adalet toplumun huzuruna ve gelişmesine vesiledir. Yüce Allah, adaletle yaşayan devlet ve milletlere, hak dini üzere olmasalar bile, yardım eder, onları payidar eder. Ünlü Selçuklu veziri Nizamülmülk El Siyasetname adlı eserinde devlet hayatında adaletin önemine dikkat çekerek şöyle der:

"Bir melik (devlet başkaını) inkâr ve küfürle ayakta kalır, fakar adaletsizlikle ayakta kalamaz" (El Siyasetname)

Yine El Hac Muzaffer Özak'ta aynı konuya parmak basarak şöyle der:

"Bir millet, şaref-i İslâm ile müşerref olmuş olsa dahi, eğer zulum ve haksızlık yollarına sapar, zalime yardımcı olur ve ahlaksızlığı alıkşlarsa, o millet mutlaka cezasını görür ve asla beka bulamaz. (yani yaşayamaz) Buna karşılık, kâfir bile olsa hak ve adalatle milletini sevk ve idare ederse, pâyidar olur. Çünkü birincisi kavlen yâni sözde Müslümandır. İkincisi ise fiilen yani icraatıyla müslümandır. Bunun içindir ki, kavlan müslüman olan yıkılır, fiilen müslüman olan beka bulur."(Envârul Kulub cilt 2, s. 274, Elhac Muzaffer Ozak)

Tarih, topsuzluk, tüfeksizlik ve parasızlık yüzünden değil; maneviyatsızlık, adaletsizlik, ahlaksızlıkları ve milli benliklerini yitirmeleri, başka milletleri taklit etmeleri ve insanlara zulüm etmeleri yüzünden yıkılmış ve yok olmuş nice millet ve devletlere şahittir. Bu konuda üzerinde yaşamış olduğumuz Türk toprağı olan Anadolu, Eti, Firig, Bizans, Roma, Selçuklu ve Osmanlı gibi birçok devlet ve millete mezar olmuştur.

Yüce kitabımızda "Her milletin bir eceli vardır" (Araf/34.) ayetiyle milletlerinde ölümlü olduğuna dikkat çekilerek; "Bir kavm, özlerini değiştirip bozuncaya kadar Allah şüphesiz ki onun (halini) değiştirip bozmaz" (Rad/11) buyrulmaktadır. Başka ayetlerde ise "Biz (şımaran ve güçsüz halka) zulmeden nice şehri kırıp geçirdik ve onların ardından başka kavimler meydana getirdik." (21 Enbiya: 11.) "Biz, bir memleketi (zulüm, isyan ve taşkınlıklarından dolayı) helak etmek istediğimiz zaman, onun refahtan şımarmış (kendini yeterli görüp Allah'a ihtiyaç duymayan) elebaşılarına (tebliğcilerle ibadet ve itaati) emrederiz, onlar da fâsıklığa saparlar/dinî kuralları çiğnerler. Artık o (ülke)nin üzerine azap sözü hak olur. Derken biz de onu yerle bir ederiz." (İsra 17/16) . "Nuh'tan sonra nice asırlar(da insanlar)ı helak ettik."(İsra17/17) Buyrularak zulüm ve kaksızlıkları yüzünden helak olan toplumlara dikkat çekilmiştir.[bk. 22/45; 6/123; 11/116-117; 23/63-64; 34/33-35] 

Yüce kitabımıza göre zalimlere meyletmek bile ateşe girmek için yeterlidir. Cenâbı Hakk bir ayetinde:

"Zulmedenlere meyletmeyiniz; sonra ateş size de dokunur. Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz." (Hud/113) buyurur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.

TÖRE -  KANUN  VE ADALET Muharrem Günay Sıddıkoğlu

 

Gök- Türk kitabelerinde "törü" şeklinde geçen "Töre" Türk'ün sosyal hayatını düzenleyen, herkesçe uyulması zorunlu olan "Sosyal Ahlak Kuralları, normlar" toplamı  idi. Töre hükümleri değişmez kalıplar değildi. Bir sosyal-hukuki normlar toplamı olan töre, çevre ve imkanlara uygun yaşayabilmenin gerekli kıldığı yeniliklere, değişikliklere açıktı.Bu şekilde kendi hayatiyetini  devam ettiren töre sürekli etkinliğini koruyordu. Devletin teorilerle değil  fakat sosyal gerçeklere uygun şekilde idare edilebileceğini çoktan anlamış olan Türk hükümdarları, yerine ve zamanına göre ve meclislerin onayını alarak töreye yeni hükümler ilave ediyorlardı. Bununla beraber törenin ana-yasa hükmünde değişmez prensipleri vardı ki Kutadgu Bilig'den öğrendiğimize göre şunlardı: Könilik (adalet), uz'luk (iyilik, faydalılık), tüzlük (eşitlik)  ve kişilik (insanilik üniversel'lik). Bütün Türk lehçelerinde ortak olan ve daha sonra, Macarca'ya. Moğolca'ya geçen "töre" tabiri Tabgaçlardan beri mevcuttur. Asıl söylenişi olan "törü" ise çok daha eskidir. Töre kelimesi Gök-Türk kitabelerinde 11 yerde geçmektedir.Bunun altısı il yani devlet ile birlikte kullanılmış olup 5 tanesi de devlet ve devletin işleyişi ile ilgilidir.Bu durum bize Türk devletinin töre hükümlerine bağlı bir kuruluş olduğunu göstermektedir.

Kitabelerden öğrendiğimize göre; devletin ve milletin devamı ve bekası ancak töre ile mümkündü. Töre ile devlet birbirinden ayrılmaz ve birbirini tamamlayan iki kutsal varlıktı. "Üstte gök çökmedikçe altta yağız yer delinmedikçe Türk milletinin ilini töresini kimse  bozamazdı." Hatta töre ilden-devletten  daha önemliydi. "İl yıkılsa töre kalır" ve töre sayesinde il yeniden kurulurdu.

Genellikle Türk tarihi "İslâmiyet'ten önce" ve "İslâmiyet'ten (girişten) sonra" diye iki devrede incelenir. Türkler İslâmiyet'ten önce de tarihte çok büyük bir rol oynamışlar, büyük devletler ve medeniyetler vücuda getirmişlerdir. Türklerin şanlı bir tarihleri vardır. Bu azametli ve şanlı geçmiş sadece teşkilatçılık ve askeri başarılarla izah edilemez. Kaldı ki teşkilatçılık ve askeri başarılar da diğer milletlere göre belli başlı bir üstünlük vesilesidir.  Yapılan araştırmalar İslâmiyet'ten önce kurulan o şanlı devletlerin bir "Dünya görüşü" ne ve son derece "sağlam bir hukuk- kanun anlayışına" dayanarak kurulduğunu göstermektedir.

Eski Türklerdeki "töre- törü" denen ve yazılı olmayan kurallar, normlar bütünü olan hukuk ve nizam anlayışı tam olarak incelenmiş ve ortaya konulmuş değildir. Halbuki milli kültürümüzün Türklük ayağı, büyük ölçüde töreden gelen değerlerden ibarettir. Bu arada bilhassa yerli filmlerde töre diye önümüze çıkarılan ve çoğunluğu aşk ve yasa dışı evlilik cinayetleri halinde karşımıza çıkan şeylerin de töre ile uzaktan yakından bir alakası yoktur.Bunlar ancak mahalli adetlerdir.

Bahaaddin Ögel töre konusunda şöyle der: "Eski Türkler "Töre" sözünü "Törü" şeklinde söylerdi. Türklerin "Töre" deyiminin ifade ettiği anlamlar çok geniştir. Eski Türklere göre "Törü" daha çok "devletin kuruluş düzeni ve işleyişi" idi. "Törü" sözü Uygur çağında ise, artık doğrudan "kanun" anlamına kullanılmağa başlamıştı.... Aile ile kişilerin yaşantısında, "Töre" sözünün anlamları daha da değişiyordu. Töre, aile ile kişiler için bir "görenek" idi. Anadolu'da söylendiği gibi bir "yordam" da olabiliyordu. Töre aynı zamanda bir   yol  daha doğrusu "yaşama yolu" idi.Bu sebeple bir çok Orta Asyalı Türkler Töre'ye "Yol" da derlerdi.(B. Ögel 2:41)Yol ve yordam sözcükleri günümüzde de halen kullanılmaktadır.

Türk milletinin dünya görüşünün ve hayat felsefesinin gerçek anlamda  anlaşılması için töre'nin bilinmesi ve incelenmesi şarttır. Kut, töre, Kutadgu Bilig ve eski Türk dini üzerinde önemli çalışmalar yapan Said Başer bu konuda şunları söylemektedir:

Töre nasıl tesbit edilebilir? Kendimize bu suali sorduğumuz zaman verilecek cevap bellidir: Bütün kaynakların o gözle değerlendirilmesiyle ! Fakat bunun için de elimizde nisbilikten uzak, gerçek bir ölçü bulunmalıdır. Zira nelerin töreye gireceği, nelerin töre ile alakası olmadığını tayin edebilmeliyiz ki, kaynakları o ölçüler içerisinde Gerçek yerlerine oturtup, onlardan bir takım hükümler çıkarabilelim.

Bizim Kutadgu Bilig üzerinde durmamız bu sebeptendir. Zira Kutadgu Bilig Türklerin İslamiyet'e yeni girdikleri zamanlarda yazılmıştı. (1069-1070) Orijinal Türk telakkilerinin kaybolmadığı, bozulmadığı bir coğrafyada- ve bilhassa Türk devlet anlayışını anlatmak bakımından- bu işe en ehil bir kalem tarafından telif edilmişti. Eseri Balasagunlu Yusuf Has Hacib Karahanlılar gibi asli Türk ölçüleriyle kurulmuş bir devlette, en mühim devlet vazifelerinden biri olan "Has Haciplik" makamındayken kaleme almıştı. İslâmi tesirler henüz dil, hayat tarzı ve devlet kuruluşuna temel olan kaidelere tam manasıyla nüfuz etmemişti. Ayrıca eser kadim bir Türk beldesinde, Kaşgar'da yazılmıştı. Eserdeki mevzular tamamen orijinal Türk nizamı dikkate alınarak ve Türk mantalitesiyle işlenmişti. Tabiatiyle artık Kutadgu Bilig şunu mu anlatır, bunu mu, tartışmasının aşıldığı kanaatindeyiz. Merhum hocam Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu'nun Kutadgu Bilig hakkında son zamanlara kadar ileri sürülen görüşlere verdiği cevapların doğruluğu anlaşılmıştır. O'na göre eser :

"Türklerin manevi tarafını, siyasi ve idari görüşünü ortaya koymakta... Türk devletinin siyasi- içtimai bünyesini tanımamızı sağlamaktadır.

Kutadgu Bilig'in metin ve bu günkü dilimize çevirisini neşreden Reşit Rahmeti Arat merhum, metin kısmının ön sözünde :"Yusuf bu eseriyle insan hayatının manasını tahlil ve onun cemiyet ve dolayısıyla devlet içindeki vazifesini tayin eden bir felsefe, bir hayat felsefesi sistemi oluşturmuştur" demektedir. Gerçi Kutadgu Bilig'deki fikirler Yusuf Has Hacib'in şahsi düşünceleri olamazlar. Çünkü Yusuf Has Hacib, kitabını bütün milleti alakadar eden ve devrin hakanına töre hükümlerini ve eski Türk ananelerini hatırlatan bir üslupla yazmıştır. Bu eser, yalnız zihinde mevcut nazariyatın bir ifadesi değil, Türk topluluğunda tatbik sahası bulan hak, adalet, devlet kavramlarının açıklanmasıdır.

Eğer kitapta bir felsefe varsa -ki vardır- bu Türklerin milli hayat felsefesidir. R.R. Arat'a  göre Yusuf Has Hacib, "Geçmişteki ideal bir cemiyeti tasvir yoluyla kendi zamanını tenkit ediyor, ıslahı için yol gösteriyordu."(S.Başer KBKT:VI-VII)

Kutadgu Bilig'deki kahramanlardan Kündogdı adındaki hükümdar "töre" yi temsil etmektedir. Eserden anladığımıza göre, Kündogdı adını veren bir  "bilge" (âlim)dir. (beyit 824) Töre güneş gibidir, dünyayı aydınlatır ve ısıtır. Kündogdı adındaki hakan da icraatlarıyla töre gibi olmalı dünyayı aydınlatmalı ve ısıtmalıdır. Bu durum Kutadgu Bilig'de şöyle anlatılmaktadır:

„Güneşe bak, küçülmez, bütünlüğünü daima muhafaza eder; parlaklığı hep aynı şekilde kuvvetlidir." (b. 825)

"Benim tabiatım da (yani törenin tabiatı) ona benzer, doğruluk - adalet ile doludur ve hiç bir vakit eksilmez." ( b. 826 )

"İkincisi- güneş doğar ve bütün dünya aydınlanır; aydınlığını bütün halka eriştirir, kendinden bir şey eksilmez." (b. 827)

"Benim de (yani törenin) hükmüm böyledir, ben ortadan kaybolmam; hareketim ve sözüm, bütün halk için aynıdır." (b. 828)

"Üçüncüsü, bu güneş doğunca yere sıcaklık gelir; o zaman binlerce renkli çiçekler açılır." (b. 829)

"Benim bu kanunum (törem) hangi memlekete erişirse, o memleket baştanbaşa  taşlık ve kayalık dahi olsa, hep düzene girer." (b.830)

"Güneş doğar, temiz veya kirli demeden, her şeye aydınlık verir; kendisinden bir şey eksilmez." (b. 831)

"Benim de (yani törenin) hareketim tıpkı böyledir; herkes benden nasibini alır." (b. 832)

"Bir de güneşin burcu sabittir; bu sabit dediğim, temeli sağlam olduğu içindir. " (b. 833)

"Güneşin burcu arslandır ve bu burç yerinden kımıldamaz (yani töre sağlamdır, taviz vermez); kımıldamadığı için de evi bozulmaz." (b. 834)

"Benim tavır ve hareketime bir bak, benim de parlaklığım (törenin parlaklığı, kıymeti) katiyyen değişmez." (b. 835)

Kutadgu Bilig'de töre, hükümdar rolünde ve Kündogdı adıyla karşımıza çıkarken, "kut" vezir rolünde ve Aytoldı adıyla karşımıza çıkmaktadır. Daha önce Yüce Tanrı'nın töreye uygun hareket edenlere "kut" verip, onları hakanlık makamına getirdiğini belirtmiştik. Kutadgu Bilig'de bu durum şu şekilde açıklanır:

"Aytoldı dedi (yani kut dedi): Ey Devletli Hükümdar ülkelere hakim ol, iyi adın dünyaya yayılsın. " (b. 836)

"Ben de (yani Tanrının bağışladığı kut olarak) bu uzun yolu yürüyüp ve çok zahmet çekip, yorularak sana geldim. " (b. 837)

"Bu tabiat ve faziletlerinden dolayı (yani töreye uygun hareket etmenden dolayı), büyük bir arzu ile senin hizmetine geldim." (b. 838) Yani töreye uygun hareket etmenden dolayı beni sana Yüce Tanrı gönderdi. Seni kutladı ve bağış verip hakanlık makamına oturttu denilmektedir.

 

TÖRENİN AMACI VE ADALET

 

"Güneşe bak, küçülmez, bütünlüğünü daima muhafaza eder; parlaklığı hep aynı şekilde kuvvetlidir.", "Benim tabiatım da ona benzer, adalet ile doludur ve hiç bir vakit eksilmez. "İkincisi- güneş doğar ve bütün dünya aydınlanır, aydınlığını bütün halka eriştirir., kendinden bir şey eksilmez.","Benim de hükmüm böyledir, ben ortadan kaybolmam; hareketim ve sözüm bütün halk için aynıdır." "Üçüncüsü bu güneş doğunca, yere sıcaklık gelir; o zaman binlerce renkli çiçekler açılır." "Benim bu törem hangi memlekete (ile) erişirse, o memleket baştan başa kayalık dahi olsa, hep düzene girer." Buradaki "kayalık" tabiri mecazi manadadır. Tanrı iradesinin tabiat nizamını tesis edişiyle törenin beşeriyeti ıslahı arasındaki tabii ahengi düşündürmektedir. Nitekim "Güneş doğar, temiz veya kirli demeden her şeye aydınlık verir; kendisinden bir şey eksilmez.", "Benim de hareketim tıpkı böyledir, herkes benden nasibini alır." "Bir de güneşin burcu sabittir; bu sabit dediğim, temeli sağlam olduğu içindir.", "Güneşin burcu arslandır ve bu burç yerinden kımıldamaz; yerinden kımıldamadığı içinde evi bozulmaz.", "Benim tavır ve hareketlerime bir bak, benim de parlaklığım kat'iyyen değişmez." Yine Kündogdı (töre)nın dilinden öğrendiğimiz: "Asıl dileğim şudur: Bana gelen kimse zenginleşsin, benim sayemde kudreti ve nüfuzu artsın." prensibi, törenin sadece halkı ıslah etmek değil, refahını sağlamak maksadı güttüğünü de haber vermektedir.(S.Başer: 71)

Törenin ilgi alanı ve amacı bölgesel ve milli değil aynı zamanda evrenseldir- üniversaldır. Bu özellik (insânilik) törenin değişmez dört temel prensibinden birisidir. İleride de geniş olarak anlatılacağı gibi, esasen Türk devletinin ve Türk hakanlarının amacı; Türk töresi ile dünyaya nizam vermek, dünya barışını tesis etmek, adalet getirmek ve bütün insanları mutlu kılmak" tı.

Türk Cihan Hâkimiyeti düşüncesinin töre ile yakın bir ilgisi vardır. Esasen Türklerdeki Türk Cihan Hâkimiyeti Düşüncesi töreden doğmuştur.

 

 

TÖRE DİN VE TANRI İLİŞKİSİ

 

Türk toplumunda fiilen yaşayan, hayatın zamanla hukuki-sosyal değer kazanmış davranışlarını içine alan ve genelde "kanun ve hukuk" manasına gelen eski Türk sosyal hayatını düzenleyen "zorunlu" kurallar-normlar bütünü olan törenin amacı: Türk ilinde ve dünyada barışı, adaleti ve refahı temin etmekti.

Türk töresine göre Yüce Tanrı insanı "adalet" için, "törenin tatbiki" için hakanlık makamına getirir. "Beylik" yani idarecilik törenin (adaletin ve hukukun) uygulanması için konmuştur. Bu düşünceler Kutadgu Bilig' de şöyle anlatılır:

"Bu beylik mesnedine sen isteyerek gelmedin; onu Tanrı kendi fazlı ile sana ihsan etti."(beyit 5469)

"Lütuf ederek, sana bu beyliği verdi; ey bilgisi geniş olan insan, buna şükret." (b. 5470)

"Tanrı seni doğruluk-adalet için bu mevkie getirdi. Haydi, doğru-adil ol ve doğruluk-adalet ile yaşat." (b.5195)

"Bütün halka karşı merhametli ol, büyüğe küçüğe doğruluk, adalet ile hükmet." (b. 5197)

"Bu gün herkesin iyi olmasını istersen, kendin iyi ol, ey memleketin büyüğü " (b. 5200)

"Bütün bulanıklıkları durultmak istersen kendin ruhunu tasfiye et; halk ister istemez durulur.(b. 5201)

"Halk bozulursa, onu beyler düzene koyar; eğer beyler bozulursa, onları kim düzeltir." (b.5203)

"Sen kendi hareketini doğrult, tavrını düzelt; halkın hareketi kendiliğinden düzene girer." (b.5204)

Beylerin-hakanların adil, doğru olmaları, kanunları doğru uygulamaları konusunda Kutadgu Bilig'de şöyle dinilir:

"Ey hâkim, memlekette uzun müddet hüküm sürmek istersen, kanunu doğru yürütmeli ve halkı korumalısın." (b. 2033)

"Kanun ile ülke genişler ve dünya düzene girer; zulüm ile ülke eksilir ve dünya bozulur."(b. 2034)

"Beyler gönüllerini temiz tutar ve kanunu tatbik ederlerse, beylik bozulmaz ve uzun müddet ayakta durur." (b. 2036)

"Halka kanunu, töreyi doğru ve adil tatbik eden bey kıyamet gününde bahtiyar olur." (b.1374)

"Bak benim tabiatım yana yatmaz, adildir; doğru-adalet eğrilirse kıyamet kopar." (b. 808) Araştırmacıların çoğu töreye "kanun" manası vermektedir. Töre sadece kanun değildir; fakat kanunu da kapsar. Sosyal ahlak kuralları, sosyal normlar bütünü, eski Türk devletinde herkesin uymakla yükümlü olduğu yazılmamış yasalar bütünü olan töreye "ilahi bir mahiyet" verenler de vardır. "Kutadgu Biligde Kut ve Töre" adlı eserin  yazarı Said Başer, Kutadgu Bilig'de geçen:

"Ey bey, gücün yettiği kadar görevi tatbik et ve kavminin hakkını vermeye çalış. " (b. 5288)

"Eğer (törenin tatbikinde) kusur edersen Tanrı'dan affını dile." (b. 5289)

Çünkü "Tanrı kadirdir, adildir; gerçek töreyi koyan, veren O'dur; yarattığı bütün mahlûkata gücü yeter" (b.3192) (MUHARREM GÜNAY, İ'LAYI KELİMRTULLAH ÜLKÜSÜ )

 

KURAN'DAKİ ADALET ve YÖNETİM

Mustafa Günen

 

 

Kuranda ki adalet konusuna başlamadan evvel çok önemli bir gerçeği burada kaydetmesem olmaz. Gerçi bir çok defa dile getirilmiş incelenmiş bir gerçek adalet sistemi ama mademki bu konuyu açıklamaya çalışıyorum benimde bu gerçeği atlamamam gerekli diye düşünüyorum. O da şudur Kurandaki adalet; Bir toplumda yaşayan insanlar arasında kaçınılmaz olarak oluşan sınıfsal farklılıklara bakış açısı ve dengelemek için getirdiği düzenlemeler ile insan hakları konusundaki olmazsa olmaz prensipler ve hukuk anlayışının geldiği düzey henüz yeryüzünde yaşamış veya günümüzde yaşamakta olan hiçbir hukuk sisteminde deklere edilmemiştir. İleride ayrıntılı bir şekilde açıklayacağım. Önce adalet ile direkt ilgili ayetlere bir bakalım. NİSA- 135. Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. Şahitlik ettikleriniz zengin veya fakir de olsalar adaletten ayrılmayın. Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. Onları sizden çok kayırır. Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer şahitlik ederken gerçeği çarpıtırsanız veya şahitlikten çekinirseniz bilin ki şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.   MAİDE-8. Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Bu, Allah'a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.   NİSA-58 Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. Yukarıdaki ayetleri dikkatli okuduğunuzda net bir fotoğraf görürsünüz. O da yüce Allah'ın insanlar arasındaki ilişkilerde tesis edilmesini istediği adaletin, hak üzere olmasını emrettiğidir. Adalet ile işi olan kişilerin yani hak arayan, hak dağıtan ve hakkın yerine gelmesine katkıda bulunanların (şahitler vs.) sosyal durumları ve olayla ilgileri ne olursa olsun, mutlak adil olmaları emrediliyor. Dikkat edilirse Allah, yasalara göre hükmedin demiyor, hak üzere hükmedin diyor. Çünkü güçlü olan, yasaları kendi menfaatine, idealine veya beklentilerine uygun yapabilir. O yüzden yasalara göre hükmedin demiyor, adaletle hükmedin diyor. Yeri gelmişken bu konudaki önemli bir hususu söyleyeyim: Yüce Allah'ın yukarıdaki emirleri yalnızca adli durumları kapsamıyor. Yönetim gerektiren tüm işlerdeki yetkili kişileri (amir, hükümdar, müdür, hükümeti yöneten kişiler vb.) kapsıyor ve kişilerin görevlerini yaparken bu uyarılara uymasını emrediyor. Bu konuya aşağıda geniş olarak açıklamaya çalışacağım. Şimdi yukarıda verdiğim ayetleri tek tek inceleyelim. NİSA- 135. Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun.  Yüce Allah ayette "Ey iman edenler!" diye başlayarak, Kuran'a inanan kişilerin adli konularda haksızlık ve suistimale uğramaması için, sorumlu kişinin önce kendisini, sonra ana-babasını ve daha sonra da en yakınlarını kapsayacak şekilde sıralamıştır. Böyle söylemek suretiyle, bu sayılanların aleyhlerine de olsa, olası bir adaletsizliğin önünü en başından kesmiştir. Yakınları dışında kalacak kişiler için ise zengin veya fakir (toplumda gücü olan veya gücü olmayan kişiler) hiçbir ayırım yapılmadan adaletin yerine getirilmesini emreder. Bir kişiye duyduğunuz sempati veya tarafınız olması ya da menfaat beklentisi ile adaletin her hangi bir şekilde savsaklanmaması için de "Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın" diyerek, yüce Allah muhatap olan kişileri uyarır. Bu ayetteki can alıcı ifade "Aleyhinize de olsa" ifadesidir. Adaletin tecellisi hususunda olmazsa olmaz muhteşem bir ifadedir. Zira adli bir konuda verilecek bir hüküm o hükmün sonucuna karar verecek, ya da etki edecek kişilerin, bizzat kendilerini veya en yakınlarını ilgilendiriyor olabilir. Bu gibi durumlarda bırakın kişinin kendisi veya yakınlarının bir menfaati olmamasını, verilecek hükmün sonunda zarar görecek dahi olsalar adil davranılmasını emrediyor. Burada çok dikkat edilecek bir husus da şudur: "Aleyhinize de olsa" ifadesinde bir derecelendirme parantezi yoktur. Bildiğiniz gibi Kuran'daki bir çok emirde zaruret halleri hasıl olduğunda, o emirde ya tenzilat yapılır ya da ihtiyaç giderilmesi için cüzi miktarda izin verilir. Kişi o emirden geçici olarak muaf tutulur. Oysa adalet konusunda "Aleyhinize de olsa" ifadesinde bu tür bir muafiyetler yoktur. Daha anlaşılır bir şekilde söylemek gerekirse, sonuç, sizin ya da en yakınlarınızın aleyhine çok ağır olacaksa, o zaman mümkün olduğu kadar adaletle hükmedin anlamında bir ifade, Kuran'ın hiçbir yerinde yoktur. Amiyane bir ifade ile söylersek sizin ve en yakınlarınız için ucunda ölüm de olsa adaletle hükmedeceksiniz diyerek kesin bir hüküm bildiriyor. Zaten "adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın" sözü, bu konudaki her şeyi net bir şekilde açıklıyor. Adaleti yerine getirme, hakkı tesis etme konusunda içinde bulunduğunuz durum nefsinize ağır gelebilir. Bu gibi durumlarda zaaf gösterip de nefsinize uymayın; onun taleplerini sakın adalete karıştırmayın diyor. Şimdi ikinci ayeti inceleyelim:  MAİDE-8. Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun.   Muhteşem bir ifade daha. Yüce Allah adaleti tesis etmekle yükümlü kişilere, eğer gerçekten iman ettiğinizi düşünüyorsanız benim için hakkı tesis edenlerden olun, adil olun diyor. Burada muhteşem diyerek dikkat çekmeye çalıştığım ifade "Allah için" ifadesidir. Burada yüce Allah adaleti yerine getirme yükümlülüğünde olanlara "bu konuda titiz olun; hak ve adaleti benim için sağlayın" diyor. Yani adaleti sağlama pozisyonlarındaki kişiler, kendileri veya yakınlarının yararına bir ideal uğruna, yahut sebebi ne olursa olsun herhangi bir amaç uğruna, Kuran'da belirtilen bu emirleri ihmal ya da ihlal ederse imanı ve Allah'ı reddetmiş olur. Ayet çok açık bir şekilde Yüce Allah benim için hakkı yerine getirin diyorsa, artık onun yanında hiç kimse için, hiçbir amaç adına karar verme çabasında olunamaz. Şartlar ve yasalar müsait olsa bile adaletten sapılmaz. Bunu yapan kişiler Kuran dışı kalır. Onların hesabını insan göremez ise Allah muhakkak görecektir. Burada yine tekrarlıyorum: Allah'ın bahsettiği adalet mevcut yasalar değil hakkaniyettir. Yüce Allah buna o kadar önem veriyor ki ayetin devamında, bırakın bir amaç ya da menfaat uğruna olmasını, bir topluma duyulan kinin bile adaleti savsaklamasına izin vermiyor. Yani intikam alma duygunuz bile adaletsizliğe sebep olmasın şeklinde uyarıda bulunuyor. Geçmişte yaşanılmış bir problemden dolayı kişilere ya da bir topluma öfke duyuyor olabilirsiniz. Bu duygunuzla veya başka bir amaç için elinize fırsat geçtiği bir zaman, intikam almayı kendinizde bir hak olarak görebilirsiniz. Ancak Yüce Allah buna asla izin vermiyor ve "Eğer iman ediyorsanız benim için adaletle hükmedin" diyor. Kişinin bu ayetleri bilmesine rağmen, herhangi bir amaç uğruna aksini yapması durumunda iman dışı kalacağı çok açıktır. Burada Allah için adaleti tesis edin ifadesindeki başka bir gerçeği de söyleyeyim Yüce Allah kendi yaratıcı ve her şeyi bilen kimliği olan Allah sıfatın ayet bilhassa koyarak adalet sağlama durumunda olan bir kimse hangi gerekçe ile olursa olsun adaleti savsakladı yada yanılttı veyahut bir haksızlığa sebep olduğunda bilsin ki ben yapılan her şeyin ne niyetle hangi gerekçe ile yaptığını çok iyi bilirim. Ayağınızı ona göre denk alın Beni göz ardı edenlerden hesap soracak ve haklarında hüküm verecek olanda benim.diyerek bu konunun altını çizmiştir. Şimdi bir toplumda çöküşün ve zulüm'ün nasıl başladığına işaret eden üçüncü ayetin ayrıntısıyla inceleyelim.  NİSA-58 Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.  Bu ayette, bir toplumu kargaşaya, çöküşe sonra da yok oluşa götüren en önemli hastalıklardan, emanetin ehline verilmemesi ve hükmedenin haksızlık yapması durumları vurgulanıyor. Ayette belirtilen "Emanet, bir toplumda yapılması gereken kişisel ve kamusal işleri, icraatları ve tüm sorumlulukları kapsar. Bu sorumluluklar da bireysel ve kamusal olarak ikiye ayrılır" ilk önce bireysel emaneti kısaca açıklayalım: Toplumda yaşayan herkes, kişisel işlerinde zaten emanetlerini ehline vermekte titiz davranır. Yapılması gereken işlerinde kılı kırk yarar, herkese danışıp en iyi doktor, en iyi usta vb. bulup onlara yaptırırlar. Ancak toplumsal konularda aynı titizliği göstermezler. Kişilerin bireysel sorumluluklarına dair fikirlerimi bir sonraki açıklamalarımda daha ayrıntılı ele alacağım. Şimdilik ayetin asıl dikkat çekmek istediği nokta olan, inananların kamusal sorumluluklarını ele alacağım. Kuran prensiplerine göre kamu işleri en yukarıdan tabana kadar, o işte çalışanlara millet tarafından verilmiş emanettir. Dolayısı ile bu işlerde çalışanların sorumlulukları ağırdır. Ancak yüce Allah, ayetindeki "İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor" ifadesinden de anlaşıldığı gibi, bu zorluğun çözüme ulaşması için her aşamada adaleti emrediyor. Bu durumda, aslında yapılacak iş kolay. Yetkinizde olan bir işe karar verirken, önce işi mutlaka ehline vereceksiniz ve hükümlerinizde Allah için hakkı teslim edeceksiniz. Yani Kuran ölçeğinde adil olacaksınız. Allah'a inanan her yetkili, işini yaparken Kuran'daki bu prensibi uygulamak zorundadır. Buna bir örnek vermek gerekirse; bir işte en iyi sizsiniz ve bu yüzden de o iş size emanet edildi. Yönetime getirildiniz. Kuran'a göre, o işi size verenler doğru davranmış oluyor. Bu durumda öyleyse Kuran'ın emri yerine gelmiş oluyor diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü bu sefer Kuran, bu prensipleri emaneti alanın, yani sizin ensenizden yakalıyor. Siz de işi yürütmede inisiyatif kullanırken bu prensiplere uymak zorundasınız. Ben işin ehli olduğum için bu iş bana verildi, öyleyse ben yetkilerimi istediğim gibi kullanırım diye düşünerek işleri Kuran'daki prensiplere uygun olmayacak bir şekilde yürütemezsiniz. Yani yakın veya aynı ideal ve inancı paylaştığınız ya da sempati duyduğunuz kişi ve kurumlara işi veremezsiniz. Hele ki kamu adına ödeme hiç yapamazsınız. Duygularınıza veya düşüncelerinize göre değil, adaletle davranarak işi en ehline vereceksiniz. Ödemelerde de kendi paranızla ödüyormuş gibi titiz olacaksınız. Bu prensip, en üst makamlardaki görevlilerden itibaren her bölüm için geçerli. Allah'ın "mutlak yapın" dediği bir emridir. Bu prensipleri uygulamayanlar ise Kuran'a göre emanete hıyanet etmiş sayılırlar. Burada şunu da atlamayayım. Yukarıdaki ayetlerde dikkatlerden kaçabilecek iki çok önemli ipucu vardır. Birincisi, yüce Allah'ın bu emirleri, biz insanların herhangi bir amaç, bir ideal uğruna bu prensiplerden sapmamalarının, aslında bizler için en iyi yol olduğunu, Nisa-58 de "Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor!" ifadesiyle belirtmiştir. Yani bu prensiplerinin arkasında durup başka türlü davranmanın, bizim zararımıza olduğunu vurguluyor. İkinci ipucu ise, üç ayetinde de sonunda belirttiği cümlelerdir. Çok önemli ve muhteşem bir ifade olan "Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. Şüphesiz ki Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir" cümleleri ile bu üç ayeti bitiyor. Bu ifadede "hakkıyla" kelimesi dikkatle incelenmelidir. Bu ifadede, olayın yalnızca bilgisi değil, tüm iç yüzü ile ilgili bilgilere vakıf olduğunu vurguluyor. Bana göre anlamı şudur: "Yüce Allah ayetlerde belirtilen pozisyondaki sorumlu kişilere, yaşadığınız toplumun gelenekleri ya da yönetim şekli yüzünden veya herhangi bir amaç uğruna bu emirlerimi ve adaletle hükmetme hususunu bir şekilde savsaklar veya ihlal edebilirsiniz. Bunu yaşadığınız toplumun kurallarına göre kitabına da uydurabilir, dünyadaki sorumluluklardan kurtulabilirsiniz. Ancak unutmayın ki ben, neyi, niçin, bunları hangi niyetle yaptığınızı hakkıyla bilirim ve hesabını sorarım." Kısacası, kaba bir tabirle açıklamak gerekirse, ayağınızı denk alın şeklinde uyarıyor. Bu konuyu kapatmadan önce yukarıda da bahsettiğim üzere, Kuran'ın emaneti ehline verme prensibinin, bir toplumdaki bireyleri de bağlayan tarafı vardır. O da şudur: Eğer toplumun yönetiminde veya kamu işlerini yapacak kişileri görevlendirmede yetkiniz ya da katkınız varsa; payınız ölçüsünde, siz de bu prensipleri uygulamak zorundasınız. Yani işi yapacak kişi sizin oylarınızla ya da onayınız ile göreve gelecekse sizde emaneti mutlaka ehline vermek zorundasınız. KURAN-I KERİME GÖRE YÖNETİMLER İnsanlar kabile, aşiret, millet vs. adı altında bir arada yaşayan sosyal varlıklardır. Bu ortak yaşamları içinde bir takım kurallar ve yasalar tanzim ederler. Bunları denetleyip uygulaması için de krallık, hükümdarlık, demokrasi vb. gibi çeşitli yönetim şekilleri geliştirmişlerdir. Bütün bu oluşumlara Kuran çerçevesinden baktığınızda Kuran'ın yönetim şekilleri ile pek ilgilenmediğini görürsünüz. Müşavere edilmesi ve yapılacak işin ehil kişilere verilmesi Nasıl yönetilirse yönetilsin mutlaka adaletin tesis edilmesi dışında herhangi bir yönetim şekli önermez. Ancak insanlar arasındaki ilişkilerin sağlıklı, düzenli olması; toplumda haksızlık ve zulümün olmaması için yapılması gerekenleri aşağıdaki ayette adeta formül olarak vermiştir: NİSA-58 Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. Tamamına yakını Müslüman olan ve demokrasi ile yönetilen ülkemize bu ayetin ışığında baktığınızda, iki kesimin sorumlulukları olduğunu anlarsınız. Biri seçenler, diğeri de seçilenlerdir. Önce seçenlerden başlayalım. Oy verenlerin oyları toplumun kişilere verdiği bir emanettir. Zira vereceği oy yalnızca kendini değil tüm milleti etkileyecektir. Onun için toplum adına yapılacak işleri, yapanları seçerken çok araştırıp, kendisine emanet olan oyunu, işi en iyi yapana vermek zorundadır. Bu Allah'ın emridir. Aynı ayet ışığında seçilenlere gelince, onların da kendilerine verilen yönetim ve yetkiler milletin onlara güvenip verdiği emanetlerdir. Onun için en tepeden en alttaki yöneticiye kadar seçilen kişiler, görevlerini yaparken bunun bir emanet olduğunu daima hatırlamalı; kamu adına işe adam alırken ehil olmalarına bakarak harcama yaparken de Allah'ın bu emirlerine uygun yapmaları gerekir. Ancak demokrasi tarihimize baktığımızda, toplumun yüzde doksanından fazlası Müslüman olmasına rağmen yönetimlerin, bu ilahi prensipleri pek dikkate almamış olduğu görülür. Dramatik, hatta üzücü olan durum ise zaman zaman ,dindarlıklarını ön plana çıkarıp, dini ve Kuran'ı dillerinden düşürmeyip, adeta Allah'ı referans göstererek yönetime gelenlerin de; Kuran'daki bu ayetleri önemsememeleri, hatta neredeyse Kuran'ı adeta yok sayarcasına bir yönetim şekli sergilemiş olmalarıdır. Burada kişilerin kim oldukları önemli değildir. Hatta bu kişiler gerçekten de inançlı olabilirler. Ancak yüce Allah söylemlere bakmaz. Niyet ve yaptıklarınıza bakar. Onun için şimdi dini referans gösterdikleri için insanların güvenini kazanıp yönetime gelen kişilerin yaptıklarına, kuran ne ad veriyor ona bakalım. Seçilerek kamuda yönetime gelmiş ve Kuran'a inandığını söyleyen kişiler, yetkileri dâhilindeki bir işe birini seçerken bel




 



Diğer Makaleleri

- MUHSİN KİME DENİR? / Tarih : 2018-08-04 09:36:26
- 15 TEMMUZU ANLAMAK / Tarih : 2018-07-15 09:55:20
- İSLAM'DA KADIN VE AİLE / Tarih : 2018-07-14 10:11:31
- HER İŞE EÛZÜBESMELE İLE BAŞLAMAK / Tarih : 2018-07-12 09:37:29
- ALLAH'IN ÖVDÜĞÜ MİLLET / Tarih : 2018-07-09 09:55:57
- MHP GENEL MERKEZİ'NDE BİR GÜN / Tarih : 2018-07-06 09:54:06
- MİLLETLER ALLAH'IN ÂYETLERİDİR / Tarih : 2018-07-04 09:39:15
- BİR KAVMİ BOZMAZ ALLAH, ONLAR BOZULMADIKÇA / Tarih : 2018-06-30 09:34:51
- RAMAZAN AYI VE ORUÇ / Tarih : 2018-05-17 09:17:40
- YUNUS YÜREKLİ YAVUZ BİLEKLİ LİDER TÜRKEŞ / Tarih : 2018-04-04 09:39:53
- DOĞRU VE DÜRÜST OLMAYANIN DİNİ OLMAZ / Tarih : 2018-04-01 10:06:57
- İSLÂMİ KAYNAKLARDA HAK KAVRAMI / Tarih : 2018-03-25 10:12:43
- İSLAMDA İNSAN SEVGİSİ VE İNSAN HAKLARI / Tarih : 2018-03-11 08:34:25
- BEŞ ŞEYİN KIYMETİNİ BİL! / Tarih : 2018-03-08 08:01:17
- ALLAH ŞİRKTEN BAŞKA HER GÜNAHI BAĞIŞLAR / Tarih : 2018-02-19 07:40:31

Diğer Muharrem Günay SIDDIKOĞLU Makaleleri : 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10  İleri »