Ortadoğu Gazetesi

BIST
98 466
%-0,17
USD
5,6788
%-0,12
EUR
6,5718
%-0,19
Altın
223,4214
%-0,11

Batıdan Doğuya Kayan Güç Dengesi ve Türkiye'nin Konumu-ı

İsmail Özdemir / 2017-05-17 09:47:57

Kimilerine göre insanlık tarihinin gelişiminde üç çevrenin ağırlığı görülmüştür.

Tarihin seyrine, coğrafyaların şekillenmesine, siyasetin seyrine, hatta milletlerin mücadelesinde bu üç kesimin dönemsel olarak elde ettiği üstünlüklerin şekil verdiği aynı çevrelerin yorum ve değerlendirmeleri arasındadır.

Buna göre bir dünyanın şekillenmesi din adamlarının varlığının görülmesiyle başlamıştır.

Dinler tarihi ve üç büyük semavi dinin ilahi makamdan aldığı emirlerle şekillenirken, bu şekillenmede dünya nizamını etkilemiştir.

Bir bakıma hak peygamberlerinin tebliğleri, dönemin genel yapısını ve insanlık seyrini başlatmış ve ilk şekillenme de böylelikle hayat bulmuştur.

Peygamberlik makamının son peygamber olan Hz. Muhammed (SAV) ile son bulmasının ardındansa bu kez askerlerin ağırlıkta olduğu, ordu güçlerinin dünyanın siyasi halini etkilediği ve yönlendirdiği ifade edilir.

Ancak bu durum hiçbir zaman dinden bağımsız olmamış, imparatorluklar çağı ve buna bağlı olarak güçler arasındaki üstünlük mücadelesi daima her milletin kendi inancından beslenen bir anlayışla vücut bulmuştur.

İslamiyet'i kabulünden sonra Türk Milleti'nin bu çerçevede yüklendiği ilahi ve milli sorumluluğu "devlet-i ebed müddet ve ilahi kelimetullah" olarak tariflenebilecek bir halde vücut bulurken, "kızıl elma" felsefesi ve ülküsüyle somut şekilde gerçekliğe dönmeye başladığı görülmüştür.

Bu durum Büyük Selçuklu Devleti ile ciddi manada ortaya konulan ve Osmanlı İmparatorluğu ile en mükemmel halini alan bir gelişim süreci yaşamıştır.

Askerlerin hâkim olduğu dönemde, "ordu millet" anlayışını hayata geçirmeye başlayan Türk Milleti'nin en hareketli, en dinamik ve doğal olarak insanlık tarihinin siyasi olarak gördüğü en üstün güce sahip olan milleti olduğu, üç kıta ve yedi iklimde, inancıyla beslenen kendi adalet anlayışını hüküm sürmesiyle perçinlenmiş bir kabul haline gelmiştir.

Son olarak sanayi devrimi ile başlayan süreçle beraber, hammaddeye ve yeni pazarlara duyulan ihtiyaç koşulların değişmesine sebep olmuş, böylelikle tüccarların dünya siyasetinin şekillenmesinde daha çok söz sahibi olduğu bir sonucu doğurmuştur.

Buna göre günümüz küresel siyasi yapılanmasında halen tüccarların söz sahibi olduğu ifade edilir.

İmparatorluklar çağının son bulması da böylesi bir dönemle izah olunan, yeni Pazar arayışı ve hammaddeye ulaşım noktasında meydana gelen yıkıcı rekabetin sonuçlarından bir tanesi olduğu değerlendirilir.

Ancak böylesi bir dönem içerisinde devletlerin söz sahibi olduğu kadar devlet dışı bazı aktörlerin, tanınmış tüccar ailelerin ve örtülü yapılanmaların da ortaya çıkmış olduğunu ifade etmek gerekir.

Bir bakıma küresel sistem uzun süredir bu güç dengeleri arasında şekillenen bir hal alıyordu.

Fakat diğer taraftan dünya siyasi tarihini şekillendirdiği ifade edilen bu kesimlerin (din adamları, askerler, tüccarlar), kendi dönemlerinde hâkim olduğu güç kavramının birbirinden bağımsız olduğunu söylemek mümkün değildir.

Gerek din adamlarının öne çıktığı, gerekse askerin söz sahibi olduğu yahut şimdiki dönemi tüccarların şekillendirdiği ifadelerinde eksik olan yan, bu üç kesimin daima birbirlerini beslediği gerçekliğini değiştirmez.

Neticede insanlığın yaşamsal menfaati için inanç olmazsa olmazdır. Güvenlik mutlaka tesis edilmeli ki milletlerin kendi değerleri ve mevcudiyetleri korunabilsin. Elbette ticaret olmalı ki insanlık ihtiyaç duyduğu gereksinimlerini karşılayabilsin.

Zaten günümüzün siyasi durumunda, küresel siyasetin bu denli karışmış ve çekişmeli bir hal alması da bir bakıma bu üç sınıfta tariflenen kesimler arasındaki ilişki ve rekabetin artmasından kaynaklanıyor.

Milletlerin amaçsal eylemleri, gelecek tasavvurları, ülküleri ve milli çıkarları hep birbirini tamamlayan bir döngünün ürünüdür.

Şimdiki durumdaysa küresel sistemde işler bir hayli karmaşıklaşmaya başlamış görünüyor.

Çünkü neredeyse yüz yılı aşkın süredir, yani sanayi devrimi sonrasında gücü eline geçiren batı merkezli anlayışın üstünlüğünü artık yeni bir döngüyle doğuya bırakmaya başladığını görüyoruz.

Zira sanayi devrimini sağlayıp, başarıyla yönlendiren ve yöneten batı toplumları ve ülkeleri artık ağır bir yorgunluk ve açmazın içerisine girerken, doğunun son derece hızlı seyreden yükselişi, üretim kaynaklarını eline alması ve tarihle bugünü birleştiren yeni ekonomik kuşağı fikirleri artık tüm insanlığa bir kez daha "güneşin doğudan doğduğunu" hatırlatıyor.

Söz gelimi siyasi, askeri ve ekonomik olarak büyük bir gücü şimdiye kadar elinde tutan batı toplumlarının oluşturduğu, aynı çerçevedeki ittifaklar sorgulanır, çatırdar ve dağılmaya yakın bir hal alırken, doğudan esen rüzgârla yeni işbirliği kanallarının oluşması gittikçe kuvvetlenen bir hal alıyor.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ekonomik birliktelikle başlayan Avrupa süreci akabinde Avrupa Birliği'ne dönüşmüşken, şimdilerde bu birlikteliğin ne kadar ömrü kaldığına dair yorumlar yapılıyor.

Batı her anlamda ciddi bir tükenmişlik süreci içerisine girmişken, doğu kanadında yer alan ülkelerse özellikle askeri ve ekonomik olarak son 20 yıllık dönemde büyük atılımlar ve gelişimler gerçekleştirmeyi başardı.

Bu gelişim süreci halen devam ettiğinden artık kabına sığmayan hali, doğal olarak küresel sistemi yönlendirici bir etki konumuna ulaşarak yeni ticari işbirliği sahalarına dair beklentileri mümkün olan en üst seviyeye çıkardı.

Özellikle Çin'in tabir yerindeyse dünyanın üretim üssü haline dönüşmesi, bunun paralelinde hammaddeye ve yeni pazarlara duyduğu ihtiyacın artması, küresel rekabette kabul edilsin yahut edilmesin, zorunlu bir değişikliğin vukuu bulması gerektiğini gözler önüne serdi.

Bu çerçevede Çin tarafından başlatılan "Bir Kuşak, Bir Yol" projesinin, bırakın Çin'in yakın paydaşları tarafından konuşulmasını, kapitalizm serüvenini başlatan ve taraftarı olan kesimler nazarında dahi umut olarak görülen bir hal aldığı açıktır.

Güç batıdan doğuya doğru işte böylesi bir koşul altında kaymaya başlarken, Türkiye gibi insanlık tarihinin yukarıda arz olunan şekillenme evrelerinin her birisinde potansiyeli ve jeostratejik konumu itibarıyla önemli bir ağırlık kazanmış ülke için de yeni fırsatların doğduğu aşikârdır.

Üstelik bu fırsatlar Türkiye'nin tarihi, kültürel, inanç ve değerler anlamında bağlarının olduğu gerçeklikle bağdaşır yanları her yönüyle ortaya koyuyor.

"Bir kuşak Bir Yol" projesi günümüzde belki sadece ticari yönden bir bağlantı hattı olarak ön plana çıkıyor olabilir ama bu sürecin beraberinde getireceği yeni güvenlik iklimi de ülkemizin Türkistan başta olmak üzere Kafkaslar, Ortadoğu ve Avrupa sahalarında kendi hedeflerini oluşturmasına olanak sağlayabilecek "tabii potansiyelleri" de bünyesinde barındırıyor.

Özellikle Türkiye'nin bu projede yer almak istediği "orta koridor" olarak tabir edilen alan, bizler için oldukça büyük fırsatları bünyesinde barındırıyor.

DEVAM EDECEK…




 



Diğer Makaleleri

- FRANSA'NIN TÜRKİYE KARŞITI EYLEMLERİ ARTIYOR / Tarih : 2018-04-25 09:36:39
- BÖLGESEL HAMLELER VE TÜRKİYE'NİN KARARLILIĞI / Tarih : 2018-04-20 09:54:01
- SURİYE'DE OYUN YENİDEN KURULMAK İSTENİYOR / Tarih : 2018-04-16 09:05:55
- ORTADOĞU'DA YENİ HESAPLAR / Tarih : 2018-04-09 08:55:39
- ABD VE FRANSA'NIN TUTUMUNU NASIL OKUMALIYIZ? / Tarih : 2018-04-02 09:34:16
- RUSYA GERÇEKTE NEDEN HEDEFTE? / Tarih : 2018-03-30 09:10:50
- TERÖRLE MÜCADELEDE KANDİL VE SİNCAR'IN ÖNEMİ / Tarih : 2018-03-28 09:46:14
- AFRİN SONRASI ORTADOĞU'DAKİ YENİ DÖNEM / Tarih : 2018-03-23 08:18:25
- Dünya'da Güçlü Liderlik Dönemi Başladı / Tarih : 2018-03-21 08:03:36
- TÜRK MİLLETİ'NİN ŞAHLANIŞI / Tarih : 2018-03-18 09:01:19
- YUNANİSTAN SALDIRGANLIĞINI ARTIRIYOR / Tarih : 2018-03-16 08:08:45
- BU KEZ OYUNU TÜRKİYE KURUYOR / Tarih : 2018-03-12 08:21:03

Diğer İsmail Özdemir Makaleleri : 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10  İleri »