Ortadoğu Gazetesi

KRİZLERİN NEDENİ DIŞ ETKİLER İSE ÇÖZÜM NE?

Celal TAŞDOĞAN / 2017-11-27 08:30:45

Ekonomik "kriz" konusu Türkiye'nin sıklıkla karşılaştığı bir tartışma alanı olmaya devam etmektedir. Krizlerin dış kaynaklı olduğu tezi taraftar bulduğu gibi iç nedenlerle ortaya çıktığını iddia eden görüşlerde yaygın kabul görmektedir. Dünya'daki kriz tartışmalarına bakıldığında ise her defasında krizin nedenlerinin farklılaştığı konusunda fikir birliği oluşturulmaya çalışıldığı görülmektedir.

Kriz olup bittikten sonra nedenleri üzerinde ciltler dolusu makaleler yayınlanmakta bir sonraki krizin oluşmaması için hangi tedbirlerin alınması gerektiği konusunda kamuoyu oluşturulmaya çalışılmaktadır. Ama nedense her krizin bir öncekinden farklı olduğuna dair kanaatler daha baskın hale gelmektedir. Sonuçta gelişmiş veya gelişmekte ülkeler sürekli bir kriz dalgası ile boğuşmaya devam etmektedir. 

Bu noktada uygulanan ekonomi modellerinin ve çözüm paketlerinin bizatihi kendisi krizin nedeni olarak görülebilir mi? Sorusu da akla yatkın gözükmektedir. 

Şöyle düşünelim vücutta bir hastalık olduğunu ve bunu da tedavi etmek gerektiğini düşünen bir kişi hastalığın semptomlarına bakarak çeşitli tedavi yöntemlerini deneyecektir. Örneğin ağrılarının artması nedeniyle ağrı kesici bazı ilaçları kullanarak sorunu bir süreliğine gideren biri, ağrı kesicinin yeterli olduğu konusunda kendisini ikna ederek evde bir miktar yedek ağrı kesici bulunduracaktır. Kendi deneyimlerine göre bulduğu bu yöntemle aslında var olan hastalığı tedavi etmek yerine semptomlarını baskılamış olacaktır. Bir süre sonra başka bir belirti ortaya çıktığında ise ağrı kesicinin aslında yeterli olmadığını düşünerek, belki ağrı kesicinin dozunu artıracak belki de daha farklı bir ilacı yedekleyerek yoluna devam edecektir. 

İlk bakışta ne yapsın netice itibariyle hayat devam ediyor ve kişi de bazı ilaçlarla hastalığını engellemeye çalışıyor denilebilir. Ancak bilinmelidir ki bu tür tedavi yöntemleri hastalığı önlemek yerine uzun vade de daha şiddetli bir hastalığın ortaya çıkmasına ve eldeki ilaçların da yeterli olmadığı bir duruma kişiyi sürükleyebilir. İşte kriz denilen durum, tam da buna benzemektedir. 

Kanaatimce krizlerin dış etkenlerden kaynaklandığı görüşünün bizim toplumumuzda yaygın taraftar bulması, sorumluların kendilerini savunmak için sıklıkla başvurduğu savunma refleksinin bir sonucudur. Bu bakış açısını destekleyebilecek bazı tarihsel olayları da şu şekilde sıralamak mümkündür.

1971 yılından itibaren BrettonWoods sistemi çökmüş ve dalgalı döviz kuru uygulaması ile spekülasyonlar artmıştır. 1974 yılında ortaya çıkan Birinci Petrol Şoku'nun yarattığı durgunluk, 1978 yılında kısa vadeli dış borçların artması ve gelişmekte olan ülkelerin döviz darboğazına sürüklenmesi, 1979-1980 döneminde yaşanan İkinci Petrol Şoku ile durgunluğun derinleşmesi ve İran-Irak Savaşı, 1982'de ağır borç yükü ile karşılaşan Latin Amerika ülkelerindeki borç krizi, 1987'de New York borsasının çöküşü ile ABD dolarının değer kaybı, 1990 yılında Tokyo Borsası'nın çökmesi ve Japonya'nın resesyona girmesi, 1990-1991 yıllarında Irak'a ambargo ve arkasından gelen müdahale, 1994 Meksika krizinin Brezilya ve Arjantin'e sıçraması, 1997-1999 dönemindeki Asya krizi, 1998 yılı Rusya krizi, 2000 yılında ABD'de NASDAQ hisselerindeki ortaya çıkan kriz, 2001 yılında Arjantin krizi ve Latin Amerika ülkelerine krizin yayılması, 2002 yılında ABD'nin Afganistan'ı işgali ve doların diğer paralar karşısında değer kaybı, 2003 yılında ABD'nin Irak'ı işgali ve ortaya çıkan yüklü savaş harcamalarının finansmanı için faizleri düşürerek aşırı parasal genişleme yapması ile ortaya çıkan aşırı dolar bolluğu, 2007 yılında ABD'nin tekrar faizleri yükselterek finansal balonu sınırlandırmak isterken eşik altı konut kredisi alanların borçlarını ödeyemez hale gelmesi, 2008 yılında ABD finans kesiminde toksikkağıtların yarattığı krizin ve yolsuzlukların Avrupa'daki bankaları etkilemesi, 2010 yılında Avrupa'da kamu borç krizi ile başlayan ve Yunanistan'nın iflası, 2010 yılında Tunus'ta başlayan ayaklanmaların "Arap Baharı" olarak adlandırılan bölgesel yıkım projesinin başlaması, 2011'de Suriye iç savaşının başlaması ve bölgedeki ülkelere etkileri gibi hiç de azımsanmayacak olayları dikkate almak elbette fayda sağlayacaktır. 

Bu olayların her defasında Türkiye'yi etkilediği iddiası elbette yersiz değildir. Bizim kontrolümüzde olmayan bu olayları,engellememiz mümkün olmadığına göre bu gelişmelerin ortaya çıkardığı krizlere karşı ne tür tedbirler almamız gerekmektedir. 

Öncellikle bu krizlerin yarattığı dışsal şokların ülkemizde krize dönüşmesine neden olduğunu kabul edenlerintespitleri şu şekilde sıralanmaktadır. Yanlış ekonomi politikaları uyguladık (bu beylik lafı her yerde duyabilirsiniz), yüksek cari açık verdik (ne yapmamız gerekir sorusunu hemen hemen herkes cevaplayabiliyor),  Kamu borç stoku yüksek (2009 krizi öncesi söylenen bir argümandı), Şirketlerin kısa vadeli dış borcu yüksek (yeni argümanımız zamanla herkesin bundan bahsettiğini duyacaksınız), makroekonomik istikrarsızlık (yapısal reformlar diye tanımlanan IMF dayatmalarına baştan teslim olmuş zihniyetin palavraları). Bu saydıklarımız kahir ekseriyetin kabul ettiği ve hangi ağrı kesici ile azaltılacağını hemen hemen herkesin bildiği kriz konuşmalarıdır. 

İşin ilginç tarafı Türkiye bu tespitleri yaparak çözüm de üretmesine rağmen bir türlü sonuç alamamaktadır. Her defasında hastalık daha da yayılmakta ülkenin iç ve dış borcu sürekli artmakta, gelir dağılımı bozulmakta, yapısal reform adı altında bitmez tükenmez kanun değişiklikleri ortaya çıkmaktadır. O zaman kabul edelim bunlar hastalığı iyileştirmemekte sadece bizi teselli etmektedir.Teselliyi bırakıp sürüklendiğimiz bataklığı görerek çözüm üretmeye başlasak sanırım daha yararlı olacaktır. 

Kanımca ülkemiz "küreselleşme" sürecinin yarattığı fırsatlara ulaşmaya çalışırken yeni dünya düzenin getirdiği Neo-liberal politikaların iflasını halen görememiştir. 1971'den bu tarafa sürekli yeni krizler ortaya çıkmış ve 2000 sonrasında ise krizlerin şiddeti ve sıklığı artmıştır. Türkiye 2000 sonrası iyice gün yüzüne çıkan bir bataklığın içinde kendini bulmuş ve bataklıktaki sivrisineklerinhangi hastalıklara neden olduğunu tartışmaktadır. Tartışma esas itibariyle doğrudur, bataklıkta sivrisinek olur ve hastalıkların yayılmasına neden olur. Hangi hastalığın hangi sivrisinekten kaynaklandığını tespit etmenin de faydası inkar edilemez. 

Her defasında bir başka gerekçe bulmak konusunda mahir olduğumuzu kabul etmekle birlikte sorunun bulunduğumuz çevreden kaynaklandığını da kabul etmemiz gerekmektedir. Küreselleşme yalnız fırsat değil tehditte barındırmaktadır. Fırsatların yarattığı büyülü dünyayı hayal ederken, üretimden uzaklaşan bir ekonomik modele sürüklendiğimizi, refah artışını gelir elde ederek değil borçlanma imkanlarını genişleterek yarattığımızı ve bu durumun sürdürülemez olduğunu görme zamanı gelmiştir. Aksi takdir de bataklıkta daha çok sivrisinek ortaya çıkar ve bunların neden olduğu hastalıkları anlatan ciltler dolusu makale yazmaya devam ederiz. 




 


Diğer Makaleleri

- YÜZDE 5 ENFLASYON TEMENNİ Mİ HEDEF Mİ? / Tarih : 2017-12-11 08:35:17
- BORSANIN ARTIŞI ÜRETİME NEDEN YANSIMIYOR? / Tarih : 2017-11-20 08:28:10
- BEKLENMEYEN BİR ENFLASYON VAR İSE BEKLENEN NE? / Tarih : 2017-11-14 08:40:37

Diğer Celal TAŞDOĞAN Makaleleri :