Ortadoğu Gazetesi

BIST
94 682
%-1,84
USD
5,6731
%0,07
EUR
6,5100
%0,11
Altın
222,9654
%0,03

KÜRESEL ENTRİKA VE DİNİN GERİ DÖNÜŞÜ MÜ SİYASİ VE EKONOMİK ÇIKARLAR İÇİN DİNE BAŞVURU MU

Ramazan K. Kurt / 2009-06-04 09:19:14

Sovyetler'in dağılma sürecine girmesiyle birlikte 1980'lerden itibaren ekonomide "serbest piyasa", ulus devletlerde "etnik kimlik" küresel siyasette "dini kimlik" Yeni Dünya Düzeni'nin her şeyin üzerine çıkmış manifestosu haline getirildi.

Batı tutkuyla "Radikal İslam" veya "ılımlı İslam"dan bahsediyor. Yine hırsla terörizm ve onun İslam ve Kur'an'la bağlantısından söz ediyor artık.

Aynı zamanda Da Vinci Şifresi'nden, İsa'nın Çilesi filminden, Kumran parşömenlerinden, İsrail devletinden, antisemitizmden, Evanjelizm'den, Bush ve Ladin ikilisinin çifte deliliğinden, turuncu ve pembe devrimlerden konuşuyoruz.

Hâlbuki daha 30 yıl öncesi "din bitti" deniyordu. Ama bugün Yahudi-Hıristiyan Batı, Müslüman veya Arap-Müslüman dünyaya karşı "medeniyetler çatışması"ndan söz ediyor. Moskova, Atina ve Belgrat komünizmin yıkılmasından sonra yeniden canlanan Ortodoks Hıristiyanlığın kalbi haline geldi.

Katolik ve Protestan Hıristiyanlık tarihte hiç olmadığı kadar birbirinden uzaklaşırken, Ortodokslar ve Vatikan aralarındaki derin teolojik farklılığı bir kenara bırakarak birlikte hareket kararı alıyorlar.

Papa II. Jean Paul Nisan 2005'te ölünce düzenlenen cenaze töreni milletlerarası bir basın gösterisine dönüşmüştü.

Hindistan'da Hinduizm'in olağanüstü canlanması üzerine, meşhur Amritsar Tapınağı çevresinde katledilen Müslümanlar…

Tibet'in ruhani lideri Dalay Lama'nın milletlerarası medyatik bir figür haline dönüşmesi ve gittikçe Çin'in yumuşak karnı haline getirilmesi… Buna karşılık Çin'deki 50 milyon Müslüman Türk'ten hiç söz edilmemesi.

Çok dinli bölgelerde şiddet patlaması. Lübnan'da 1975-1990 arasında mezhep, cemaat ve Müslüman-Hıristiyan çatışması ile kardeşin kardeşi boğazlaması.

Yugoslavya'da, Bosna'da, Çeçenistan, Siri Lanka, Afganistan ve "Talibanlar"ı bahane ederek Irak'ı "özgürleştirme" adına işgal eden ABD, İngiltere ve Örtülü İsrail işgali. Irak'ta 4 milyondan fazla Türkmen'in yok sayılması, aynı miktardaki Kürtlere Irak'ta devlet kurdurulması, Sünni ve Şii Iraklı Arapların birbirini boğazlaması… Bu arada 1990'ların Cezayir'indeki katliamları da unutmayalım.

1992'de Japon asıllı siyaset bilimci Francis Fukuyama "Tarihin Sonu"nu ilan etmişti. Samuel Huntington ise 1993 yazında Foreign Affairs dergisinde "The clash of civilisations" başlıklı makalesinde medeniyetler açıkçası dinler çatışmasından bahsetmekteydi.

Fransız İslam uzmanı Gilles Kepel bu gelişmeleri "Tanrı'nın Rövanşı" olarak nitelendirmişti.

Aslında 1979 yılında, tam anlamıyla soğuk savaşın göbeğindeyken İran'da geleceğin habercisi bir dönüşüm Batı eliyle gerçekleştirilmişti. Kudretli Şah gitmiş Humeyni gelmişti.

Humeyni liderliğindeki "İran İslam devrimi" Batılı, modern dünyanın bütün değerlerini "şeytan işi" ilan etmişti. Hâlbuki aynı Humeyni Paris'in Şanzelize Bulvarı'na bakan bir sokakta yıllarca "Batı değerleri" ile kucak kucağa yaşamıştı.

Aynı dönemde, Ocak 1979'da ABD'nin Evanjelist-Demokrat Başkanı Jimmy Carter önderliğinde, devlet töreniyle "Avrupa Yahudiliğinin yok edilmesi" hatırasına Washington D.C.'nin göbeğinde Holokost müzesi açılmıştı.

Hitler soykırımından kurtulan Yahudilerin sığınağı olan İsrail devleti 1948, 1967 ve 1973'te kazandığı zaferlerden daha etkileyici ve yepyeni bir mana kazanmıştı:

İsrail artık milyonlarca kurbanın mirasçısı, kayıp 10 Yahudi kabilesinin hamisi ve bir dinin muhafızlığı ile hepsinden daha da önemlisi "yeniden doğmuş" Hıristiyanların cennete gitmesini sağlayacak olan İsa Mesih'in dönüşünde özel bir ilahi misyona sahipti.

ABD'de ve Avrupa'da özellikle siyaset, iş, basın ve akademik çevrelerde soy kütüğünde Yahudi ata keşfetmek modası patladı. Yahudi dini üzerine, Yahudi tarihi üzerine, Tevrat ve İncil arkeolojisi hakkında, Süleyman Tapınağı, Ahit Sandığı ile alakalı yerli yersiz yazılar yayımlamak "İbrahim'in hatırasına", "İbrahim'in kanına" atıfta bulunmak… Akla geldik her konuda yolar artık İsrail ve kutsal topraklara çıkmaktaydı.

Bu dönemde bir başka gelişme ise, entelektüel ve siyaset dünyasında üst düzeyde tartışılan bir konu toplumun diğer katmanları tarafından da tartışılmaya başlamıştı.

ABD'ye 1937 yılında göç eden Alman Yahudisi filozof Leo Strauss'un (1899-1973) "Jerusalem and Athens: Some Preliminary Reflections" (The First Frank Cohen Public Lecture in Judaic Affairs, The City College Papers, No:6, 1967) kitabı birdenbire ün kazanmıştı.

Strauss bu eserinde, aydınlanma hümanizmiyle Tevrat "vahiyleri" arasındaki karşıtlığı inceliyor.

Strauss teorisini "aydınlanma aklı" Eski Ahit "vahiyi" ikilemi üzerine oturtmuş ve bunun Yahudilerin kurtuluşuna çare olmadığını belirtiyordu. Yazara göre aydınlanmanın liberalizmi Yahudi meselesini çözememişti. Strauss, Eflatun mantığı ve Sokrat'ın ölümü rezaleti (Atina) modelinin karşısına Eski Ahit vahiylerini, Musa ve Yahudi peygamberliği ile kutsal Talmud yasasının Kudüs modelini koymuştu.

Strauss'a göre, "aydınlanma aklı", Eski Ahit "vahiylerine" karşı üstünlüğünü asla ispatlayamamıştı. Yahudi meselesine ancak liberal ve milliyetçi Avrupa'dan esinlenmiş siyasi Siyonizm çözüm olabilir ve bu hedefe de Eski Ahit-Talmud esasında Yahudi dininin geleneğine geri dönüşle ulaşılabilinirdi.

Avrupalı düşünür George Steiner ise şunları söylemişti:

"Avrupa'da geçmişin, madde ve fikir üzerindeki keskin ağırlığı, temelde bir dualiteye (çift-ikili) sebep oluyor. Bir ikinci miras söz konusu: Kudüs ve Atina… Avrupalı olmak ahlaki, entelektüel varoluşçu bir tutumla, Sokrat'ın ülkesiyle İshak'ın ülkesinin praksisini, rakip ideallerini ve emirlerini uzlaştırmayı denemek demektir… Batılı varoluş ortamında, dünya şuurunda İsrail mirasından bir şeyler almayan hiçbir hayat düğümü yoktur. Yahudilik ve onun iki temel artçısı Hıristiyanlık ile ütopik sosyalizm Sina'da doğdu. Kaldı ki orada bile Yahudiler nefret edilip saldırılan bir avuç insandılar."

Jacques Lacan 1974 yılında bir konferansta "Din psikanalizden daha üstündür. Din sadece psikanalize karşı değil, daha pek çok şeye karşı zafer kazanacaktır. Dinin ne büyük bir gücü olduğunu tahmin bile edemezsiniz… Ve din, bilginlerin haklı olarak bir parça endişeyle başladıkları deneylere mana verecektir" demişti.

Lacan'a göre "bir tek gerçek din vardır, o da Hıristiyanlıktır."

Günümüzde dine inanmayanlar bile ortaya çıkan bu manzara karşısında, durumu kavrayabilmek gayesiyle ya da bir hayli arızalı dünya görüşlerini silmek, düşüncelerini revize etmek için Tevrat, İncil ve Kur'an'ı yeniden keşfetmeye çalışmakta.

Böylesine şartlandırıcı bir görünüm, yaygın olarak ABD ve Avrupa'daki en saygın yayın organlarının manşetlerini ve televizyon programlarını oluşturuyor.

ABD'de Evanjelistler ve İsrail'e olan ütopik destekleri, onların dünya çapındaki misyoner örgütlenme ve çalışmaları ile Hindistan'da dini milliyetçiliğin patlaması…

Artık her yerde "DİN" var.

Şayet tarihte kalmış ideolojiler insanlara at gözlükleri takıp gerçekleri ters yüz edebilmişlerse, günümüzde, Allah'a, dinin geri dönüşüne dair söylenen ne varsa, en azından bir kısmı Yeni Dünya Düzeni ütopyasının güç simsarlarınca insanlara karşı manipülasyon unsuru olarak kullanılamaz mı?

Açıkçası Yeni Dünya Düzeni'nin siyaseti, en fırsatçı, en ahlaksız, en Makyavelist ve en soysuz şekilde dine ve kutsallara bürünerek, kendini daha iyi kamufle edebilmek, insanların şuuraltına terör ve dehşeti daha usturuplu gerçekleştirebilmek için din ve kutsalları kullanıyor.

Masum olan Yahudilik ve Hıristiyanlık, "kötü" olan İslam ve Müslümanlar… Daha acı olanı Müslümanlar içinden kendilerine yeterince payanda bulabilmeleri.

Bu durum öldüğü ifade edilen bütün ideolojilerden daha tehlikeli ve sinsi bir ideolojidir.

Bir yandan hızla açlığa mahkûm edilen milyarlarca insan, öbür yandan tarihte en acımasız boğazlaşmaya sayısız kez vesile olmuş din ve kutsallar üzerinden siyaset. Ve "şeytan" olarak ilan edilmiş Müslümanlık ve İslam dünyası. Sözüm ona az gelişmiş İslam dünyasından bazı şer güçleri demokrasinin getirdiği kazanımları baltalayacak.

Açlık ve kutsallar üzerinden terörizme davetiye çıkarılırken, ortaya çıkacak kaosu "önlemek" içinde BM benzeri bir yapılanma içinde küresel askeri müdahale gücü oluşturulmak isteniyor.

Endülüslü Tevrat tefsircisi İbn Meymun (Maimonides 1135-1204) ve Leo Strauss'un "din-felsefe-politika"sından esinlenen günümüz Yahudi-Hıristiyan dünyasının yeni muhafazakârlarını ve özellikle İslam dünyasını bekleyen tehlikeyi anlayabilmek için Strauss'un şu sözlerini çok iyi analiz etmek gerekir: "Dayanılmaz boyutlara ulaşmış yozlaşmış bir ortamın bütün simgelerini ortadan kaldırmayı hedefleyen Nazi ideologlarını geleneksel ahlak ve kurallardan koparıp, paradoksal biçimde şiddet düzeni kurmaya yönlendiren "AHLAK AŞKI ve TEHLİKE ALTINDAKİ AHLAKA KARŞI SORUMLULUK DUYGUSU"dur. (Leo Strauss, Nihilisme et Politique, s.36, Rivages, Paris, 2001)

Leo Strauss, her türlü SİYASİ FELSEFEYİ reddettiğini, çünkü bunların ideolojiden başka bir şey olmadığını ifade ettikten sonra şunları söylüyor: "Modern siyasi felsefenin evrensel refah toplumu adına ortaya koyduğu doktrin, doğruluk ve gerçeklik yönünden sayısız diğer ideolojiye oranla hiçbir üstünlüğe sahip değildir. Bu kanaate komünist rejimin Rusya'da uyguladığı dehşetten sonra vardım ve hümanist felsefenin çöktüğüne dair hiçbir şüphem kalmadı." (Leo Strauss, The City and Man, s.69-72, The University of Chicago Press, Chicago 1964)

Bu düşünceye daha sonra siyaset felsefecisi Irving Kristol, tarihçi François Furet başta olmak üzere çok sayıda Batılı felsefeci ve tarihçi de katıldı.

Günümüz "Yeni Dünya Düzeni" ideologlarının dayandığı temel entelektüel kaldıraç, işte kısaca özetlemeye çalıştığımız İbn Meymun-Strauss ekolünün DİN-FELSEFE-POLİTİKA'sının "Mutatis Mutandis" (Gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra) halidir.

Bu ekolün ideologlarına göre, Yahudi-Hıristiyan medeniyetinin, kısaca Batı medeniyetinin korunabilmesi adına tehdit yaratan "öteki" ve ötekine duyulan nefret her türlü vasıta kullanılarak körüklenmeli. Batı medeniyeti için öteki artık "komünist" değil "üçüncü" dünya savaşının İslamcı müritleri başta olmak üzere Müslümanlardır.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşı ile soğuk savaş Batı medeniyetinin felsefi kurumlarını öyle bir çökertti ki, ortaya çıkan boşluk ancak din ve kutsallarla doldurulabilirdi. İşte Yeni Dünya Düzeni kurma iddiasındaki yeni muhafazakâr ideologlar da Kabala ezoterizmi ile formatlanmış muharref Eski Ahit-Yeni Ahit metinlerini kurtarıcı Mesih'in "vahiy" kehanetleri olarak Yahudi-Hıristiyan toplumlara, çatışma ruhuna can vermek için kullanılıyorlar.

"Serbest Pazar" ile ekonomik olarak küreselleşme, demokrasi için "terörizme karşı savaş" ABD'nin "belirlenmiş kaderi" Mesih vizyonu üzerinden öncelikle İslam dünyası olmak üzere bütün dünyaya kanırta kanırta dayatılıyor.

ABD'nin başını çektiği ekonomik küreselleşme, İslam dünyasına yutturulan "İslami Kalvenizm" ve Amerika'nın askeri gücü ve bilimsel-teknik buluşlarının "geri dönen" din ile kıyacağı nikâh, kabul etmeliyiz ki kelimenin "Weberyan" anlamıyla uzun zamandır görülmeyen bir "ihtişama" sahip olacaktır. Böyle söylüyor George Corm.

Bu yeni düzene karşı çıkanlar, ulus devleti savunanlar, milli değerler diyenler, bağımsızlık savunucuları, Müslümanlar arasında Kur'an'daki İslam diye tutturanlar, evhamlı, temizlenmesi veya hiç olmazsa susturulması gereken "ıskartalardır".

Michel Foucalt'ın "Philosophie ve Anthropologie" adlı eserinde "gerçeğin yönetimleri" dediği ve Pierre Legendre'ın "modern Batı'nın doğmatik belleği" olarak tanımladığı Batı belleğini George Corm "hem tarihsel zamanların hem de mitolojik zamanların eseri" olduğunu ifade ediyor. Pierre Chaunu Batı'nın aynı tarihsel - mitolojik Yahudi - Hıristiyan belleğini benimsemesini "ortak bellek kudurganlığı" olarak tarif ediyor.

Georges Corm'a göre, tarihin derinliklerine gittiğimizde klasik pagan teoloji, farklı din ve kavimlerin bir arada barınabilmeleri için ideal. Fetheden topluluklar, panteonlarına fethedilen toplulukların tanrılarını da ekleyerek temel mitolojilerini genişletiyorlardı.

"Roma İmparatorluğu'nun en mükemmel biçimde uyguladığı bu bütünleştirici işleyiş önce Yahudi tek tanrıcılığına, sonra imparatora and içmeyi reddeden Hıristiyanların direnişine takıldı. Hıristiyanlığın imparatorlukta resmi din olmasıyla bu işleyiş yok oldu gitti. Daha az dayatmacı olan son tek tanrılı din İslam, din farklılığını kabul etti ve İslam hukuku, Hıristiyanlar ve Yahudilerin kendi kurallarına göre yaşayacağı özerk bir yönetim geliştirdi. Osmanlı İmparatorluğu kurumsallaştırdığı bu yönetimi uzun yıllar sürdürdü. Fakat çöküşe geçtikten ve Fransız Devrimi'nin fikirlerine boyun eğdikten sonra, bizzat bu çoğulculuğun kışkırtılmasıyla kanlı bir felakete sürüklendi ve her yönden Avrupalı muhterisler tarafından kullanıldı." (Georges Corm, 21. Yüzyılda Din Sorunu, s. 23 -24)

Corm'un bu tespitini Yeni Dünya Düzeni bağlamında değerlendirirsek ortaya şöyle bir tablo çıkıyor:

Yeni Dünya Düzeni'nin ideologları "Senkretik din" yani "tek dünya dini" iddiasında bulunuyorlar. Bunun için öncelikle İslam "Muhammedsiz" hale getirilmek, "İsevi Müslümanlık" adı altında yeniden formatlanarak zaten senkretik bir din haline gelmiş olan Ezoterik - Kabala formatlı Yahudi - Hıristiyanlığa monte edilmek isteniyor. Günümüzdeki muharref Tevrat ve İncilleri Pagan Kabala ritüelleriyle, Roma Paganlığı ile, Yahudilikteki "Üzeyir Tanrı'nın oğludur", Hıristiyanlıktaki üçlü Teslis - Tanrı inancı ile zaten yeterince Pagan bir kutsallar zincirinin başıdır.

İkinci Dünya Harbi'nden sonra küresel finans klanı üç jeopolitik oyunun ikisini başarıyla tamamlamıştır. İsrail devletinin kurulması ve soğuk savaşta olanlar üçüncü oyuna yani Yeni Dünya Düzeni'ne geçişin ön hazırlıklarıdır.

Üçüncü jeopolitik oyunun temel dinamiği, ilahi kutsalların asli yapısından saptırılarak Ezoterik Kabala'nın bir cüzü haline getirmek, "seçilmişler" liderliğinde "pagan kutsallar" oluşturmaktır. Bunun için "İbrahimi dinler", "dinlerarası diyalog", "İsevi Müslümanlık" Mesih / Mehdi'nin gelmek üzere olduğu, Mesih'in mutlaka İbrani kökenli olacağı, okültizm, Kabala kökenli Yeniçağ tarikatları, Moon hareketi, "Radikal İslam", "Ilımlı İslam", Müslüman dünyasında sayısı 204'e çıkmış tarikatların, sayısı bilinmeyen dini cemaatçiliğin teşvik edilerek -en azından içlerinden bazılarının- Muhyiddin İbn Arabî ile sembolleşen Kuran ve hadisleri "batıni" tefsirlere tabi tutanların teşvik edilmesi… Hepsi ilk bakışta görünümü farklı, ama aynı terzinin elinden çıkmış elbiselerdir. Kumaş zaten aynı.

Pagan teolojinin esası mağlubun galibe biat ederek onun "tanrısına" tapınmaktır.

Yahudi - Hıristiyan ve İslam dünyasından devşirilmiş, günün iktidar güçlerine, özellikle de finansal gücün kontrolü altındaki ekonomik güçlere bağımlı, tek taraflı bakışı dayatan, her tür tenkidi dışlayan, otoriteryen yeni bir entelektüel konformizm dünyayı sarmış, medyayı ele geçirmiştir.

"Günümüz siyasi görüşü, kaybolmuş değerleri, özellikle de artık Yahudi - Hıristiyanlık olarak adlandırılan vahiy dinlerinin saygınlığını geri getirmeye çalışan bir dünyada, Amerikan hiper gücünün her yere uzanmasını hedefliyor." (G. Corm, a.g.e, s. 25)

Dikkatinizi çekerim Amerikalılara değil sadece "Amerikan hipergücü"ne bir kutsama söz konusu. Yoksa bütün ekonomik, siyasi ve ahlaki veriler gösteriyor ki, Amerikan halkı da kurbanlardan.

Fransız Yeni Muhafazakâr Yves Roucaute şu dehşetdengiz düşüncesini açıkça söylüyor: Artık muhaliflerin suçlamalarını, tepkilerini Batı medeniyetini yıkmaya kadar götüren, kine boğulmuş Dördüncü Dünya Savaşı'nın İslamcı müritlerine yönlendiriyoruz."

"Hıristiyanlık sonrası Batı ile İslam arasındaki yeni çatışma, daha çok seküler maddecilik ile yeniden canlanmış olan din arasındaki bir çarpışmadır. Liberal demokrasinin ve küresel bir serbest Pazar ekonomisinin yararlarını vurgulayan Batılılar, tıpkı Müslümanların çok önce yeni dinlerinin hem Hıristiyanlığın hem de Yahudiliğin yerini aldığını iddia ettikleri gibi, kendi dünya görüşlerinin İslam'ın yerini aldığını iddia ediyorlar." (Alan G. Jamieson, İman ve Kılıç, Hıristiyan - Müslüman Çatışmasının Kısa Tarihi, s. 217)

1990'lara kadar, Hıristiyan ve Müslümanlar arasında yalnızca felsefi bir tartışma olabilecek şeylere artık KAN bulaştı. 11 Eylül 2001'den itibaren oluk oluk akan, Müslüman kanı. Aslında 1918'lerden beri Müslüman kanı akıyor. Sömürgecilikten çıkış dönemi boyunca Batı, Müslüman dünyadaki seküler milliyetçi hareketlerle büyük ölçüde çatışmaktaydı.

Hıristiyan - Müslüman savaşının bir yanına dinsel coşkuyu aşılayan, Batı'nın programlı ve planlı bir şekilde organize ettiği 1979 İran İslam devrimiydi. Böylelikle Müslüman - Hıristiyan çatışması artık yeni bir şekle sokulmuştu. Sovyetlerin Afganistan'ı işgali ile Vietnam'ın intikamını alan ABD ve başını Amerikalı Yahudi-Hıristiyanların çektiği Yeni Dünya Düzeni ideologları Batı toplumlarının önüne yeni "Şeytan"ı koymuşlardı: İslam.

Müslüman - Hıristiyan çatışmasının görünür şekilde din eksenli olan evresi, peygamberimiz Hz. Muhammed'in 632'de ölümünden 1924'te Osmanlı - Türk hilafetinin sona ermesine kadarki yaklaşık 1300 yıllık dönemin genellikle askeri galibi Müslümanlar olmuştur. Elbette Endülüs İslam devletinin parçalanma, 1492'de Granada'da tarih sahnesinden silinmesinde, Endülüs'ün üç kez kendi içinde "tayfa devletler"e bölünmesinin ve bölünmeye giden Müslümanlar arası çekişmenin özel durumunu da hatırlatmalıyım. 1250 yılına gelindiğinde diğer Müslüman tayfa devletler Hıristiyan rekonkistasının kurbanı olmuş tek Müslüman devlet Granada kalmıştı.

Hıristiyan Batı - Türk mücadelesi 4. Yüzyılda Kavimler Göçü ile başlar, 1071 Müslüman Türk - Hıristiyan Batı çatışmasına dönüşür. Bu mücadelenin 1699 Karlofça'ya kadar mutlak galibi Türklerdir.

Hıristiyan - Müslüman savaşlarında "Müslümanların Hıristiyanlara sağladığı en büyük avantaj, onların hizipler olarak çözünmeye olan eğilimleriydi. 1000 ile 1250 yılları arasında İberya'daki başlıca Hıristiyan ilerlemelerinden her birini, Endülüs'ün birbirleriyle savaşan taife devletlerine ayrılarak çöküşü önceliyordu. Rekonkistanın son aşaması olan Granada için yürütülen savaş boyunca bile, Hıristiyan saldırılarını savuşturmaya çabalamanın yanı sıra, Müslümanlar kendi aralarında da bir iç savaş veriyorlardı. Her şeyden önce, Batılı Hıristiyanlara, Müslüman odaklara akınlar düzenleme, Kudüs'ü ele geçirme ve Haçlı Outremer devletleri kurma şansını veren şey, Selçuklu Türk İmparatorluğu'nun 11. yüzyılın sonlarındaki çöküşüydü… Müslüman tarafa, birliği onarmak ve Hıristiyanlara karşı cihadı yeniden canlandırmak için güçlü bir önderlik gerekiyordu." (A.G. Jamieson, a.g.e, s. 219)

Evet dememişler miydi "tarih tekerrürden ibarettir."

"Müslümanlar nasıl ölüneceğini biliyor fakat nasıl kazanacaklarını bilmiyorlardı." 19. yüzyıl bütün dünyada Avrupa emperyalizminin zirveye çıkmasına şahit oldu ve başta Türkler olmak üzere Müslüman milletler de bunun baş kurbanları arasında yer aldılar.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, ancak 1970'lerde sömürge ülkelerin terk edilmesi (de-kolonizasyon) sona erdiğinde Avrupa'nın yerini bir süper güç olan ABD aldı. Amerika, başta Türkiye olmak üzere "soğuk savaş manipülasyonlarını da" kullanarak İslam dünyasında, özellikle de Ortadoğu'da gittikçe etkili olmaya başladı.

ABD'nin Ortadoğu'da üç ana önceliği vardı ve bugün de bu öncelikler sürmektedir:

a- İsrail devletinin güvenliği

b- Bölgenin petrol kaynakları üzerinde kontrol

c- Bölgeyi Sovyet etkisinden uzak tutmak.

ABD 1980'lerden itibaren gittikçe büyüyen hava, kara ve deniz birliklerini başta Suudi Arabistan, Katar ve Kuveyt olmak üzere bölge ülkelerinde konuşlandırdı. 1991'de Körfez Savaşı ile bölgede devasa bir güçle varlığını pekiştirdi.

İsrail'in güvenliği. Yeni Dünya Düzeni'nin Büyük Ortadoğu Projesi'ne (BOP) dönüştü. Bu proje esasen Türkiye ve hinterlandında Ezoterik Yahudi - Hıristiyan inancı temelli yeni bir din haritası çizmektir.

Batı 20. Yüzyılın başında "Doğu Rekonkistası" veya "Şark Meselesi" bağlamında Osmanlı Türkiyesi'ne karşı Anadolu'daki Ermeni ve Rumları "mayın eşeği" olarak kullanmıştı.

Bu kez, 21. yüzyılın başında ABD - İsrail - İngiltere üçlüsünün başını çektiği Batı, Cumhuriyet Türkiyesi'ne karşı Irak'ın kuzeyindeki iki aşiret - çete reisi liderliğindeki Kürt unsurlar ile Türkiye içindeki Marksist PKK ile "Kürt İslamcı" unsurları ve bir kısım tarikat ve dini cemaatleri kullanıyor. Özellikle lider kadroları Sabatayist veya Kripto Yahudi Kürtlerden oluşan bazı tarikat ve dini cemaatlerin tercih edilmesi şayanı dikkate değer.

Bugün için "konvansiyonel savaş bakımından, gelecekteki herhangi bir Hıristiyan - Müslüman çatışması adil bir çekişme olmayacaktır. ABD'nin kara, deniz ve havadaki askeri baskınlığına şu an dokunulamaz, bu nedenledir ki, ortaya çıkan çatışmalar giderek artan bir şekilde, GERİLLA SAVAŞI ve TERÖRİZM üzerinde yoğunlaşmıştır ve bu savaşta SİYASAL BOYUT, askeri boyut kadar önemlidir… ABD'deki 11 Eylül 2001 terörist saldırıları, dünyanın bu son süper gücünün ta yüreğine bir darbe indirerek, Batılı toplumun açık tabiatını istismar etmiştir. Amerika'nın cevabı, Afganistan ve Irak'a karşı yıkıcı konvansiyonel askeri saldırıları içermekte fakat İslamcı terörist düşman hem etkin, hem de kaygan bir şekilde varlığını sürdürmektedir… Müslüman bakış açısından, Amerikalılar giderek daha artan bir şekilde, İslam'ın yüreğine saldıran Batılılar olarak görülüyorlar… Amerikan siyasi etkinlikleri, doğru siyasal girişimlerle birlikte gitmedikçe Amerikalılar, yüzlerce yıllık bir çatışmaya ancak daha sert bir başka bölüm ekleyeceklerdir… Hem Batılı, hem de Müslüman taraflardaki iyi niyetli erkek ve kadınlar, yaklaşık 14 yüzyıl ayakta kalmış yerleşik kinlere saplanmayı engellemeye çalışıyorlar. Umulabilecek tek şey, onların bunu başarmasıdır." (A.G. Jamieson, a.g.e, s. 223 -225)




 



Diğer Makaleleri

- Türk milliyetçiliğine karşı, "Siyasal İslam" / Tarih : 2010-01-23 13:59:52
- TÜRKİYE'DE SİYASAL PÜRİTENİZM... / Tarih : 2009-10-13 10:06:54
- Erdoğan ve "Etnisiye İle Katolik Nikâh" / Tarih : 2009-08-26 11:49:59
- Dün Bugündür Ama…" / Tarih : 2009-07-21 15:08:14
- "SIFIRCI" DIŞİŞLERİ BAKANININ VE ERDOĞAN... / Tarih : 2009-07-13 11:32:42
- PARANIN DİNİ İMANI VE IRKI VARDIR / Tarih : 2009-05-28 10:09:18

Diğer Ramazan K. Kurt Makaleleri : 1 2 3 4 5 6 7  İleri »