Ortadoğu Gazetesi

SON DAKİKA

Dün Bugündür Ama…"

Ramazan K. Kurt / 2009-07-21 15:08:14

Dün Bugündür Ama…"Bin Yılda Karıldı Bu Ülkenin Harcı Ayrıştırmak Kimin Harcı"

Mayıs 2009'un son haftasında bir gün sabahleyin İstanbul Üniversitesi'ne giderken gördüğüm bilbortlarda/tanıtım panolarında yer alan başlıktaki sözün yanında MHP lideri Sayın Dr. Devlet Bahçeli'nin resmi vardı.

Devlet Bey yine siyasetin ana aktörlerinden biri olmaktan daha derin dalmıştı. O "Batı'nın deli gömleğini" giymiş olanlara meydan okuyordu. Devlet Bey "Türk milliyetçiliği bir ırk meselesi değil, bir vatan meselesidir" diyerek eliyle ufku işaret ederken sanki bir yandan da "Batı'nın deli gömleği" ile ortada dolaşanlara "bu el sizin için yeri ve zamanı gelince 'Osmanlı tokadı'na dönüşür" demek istiyordu. Hatta Türkiye'nin en iyi makro ekonomisi hocalarından biri olan arkadaşım Prof. Dr. Recep Seymen'e göre, "Devlet Bey'in bu afişteki sözü Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün ; "Hattı müdafaa yok, sathı müdafaa vardır. O satıh da vatandır" sözünü hatırlatıyordu.

Ben iki hususta derinlemesine bilgi sahibi olduktan sonra rahmetli Atatürk'ü daha çok sevdim.

Birincisi, mübarek dinimiz İslam'ın itikadi boyutunu, ikincisi Osmanlı İmparatorluğu'nun mali ve iktisadi tarihini. Çok ilginçtir; Osmanlı-Türk medreselerinden Hanefi-Maturidi İslam anlayışının yani bu anlayıştaki ilmiye/ulemanın uzaklaştırılması ile (1517'de bir diğer Türk boyunun yönetimindeki Mısır Yavuz Sultan Selim tarafından fethedildikten sonra, Mısır'dan 2000 dolayındaki Selefi/Eşari Arap ve dönme ulemanın İstanbul'a getirilmesi) iki çöküş at başı gidiyor: Türk-İslam dünyasında bilim çöküyor. Osmanlı Türkiye'sinde İktisadi çöküş başlıyor. Alev Alatlı bu başlangıcın tarihini 1580'ler olarak belirtiyor.

Günümüz Türkiye'sinin siyasi-iktisadi-dini toplumsal meselelerini anlayabilmek, çözebilmek için tarih denen laboratuara bakmak mecburiyetindeyiz. Aşağıda yaptığım alıntıları siz kısa bir süre gözlerinizi yumarak günümüzün Türkiye'sine getirebilirsiniz.

Osmanlı Türkiye'sinin parçalanıp yıkılmasında elbette "Batı'nın ittirmeleri"nin büyük payı vardır. Ancak bana göre -ki hiçbir Türk devleti dışarıdan doğrudan müdahaleler sonucu yıkılmamıştır- yıkılışa giden esas unsur içeridedir.

Alıntı 1: "Osmanlı'nın 'çoban köpekleri', kamu hizmeti için eğitilmek üzere devşirdikleri Hıristiyan tebaanın çocuklarıydı… Devşirilen öğrencilerin en az zeki olanları saray bahçıvanı yahut denizci yapılıyor, bunların bir üst zekâ seviyesindekiler Yeniçeri(üniformalı ve tüfekli, seçkin bir piyade sınıfı), daha yüksek seviyedekiler tımarlı sipahi oluyor; en zeki olanlar ise imparatorluğun idari kademelerinde görev almak üzere ayrılıyor ve sonunda vilayetlere vali yahut padişahın divanına üye ya da divan başkanı, yani sadrazam olabiliyorlardı. Böylece, devşirmeler, bahçıvanlıktan sadrazamlığa kadar değişen çok farklı mesleklere sahip olabiliyorlardı…
 
Bu Hıristiyanlara mahsus bir ceza -yahut ayrıcalık- idi. İmparatorluğun (gulam/köle) kullarının Müslüman oğullarına, çiftçilerden -Avrupa vilayetlerinde çoğunlukla Hıristiyan, Asya'da ise çoğunlukla Müslüman- kira getiren bir tımar verilirdi…
 
Bu rejimin paradoksu şuydu: Kanuni olarak Osmanlı İmparatorluğu'nun birinci sınıf vatandaşı olan hür, (kurucu unsur) Türk Müslümanlar, Hıristiyanlıktan dönmüş ve ömür boyu köle olan idarecilerin emri altına sokuluyordu… 16. yüzyıl sona ermeden, hür Müslümanlar (Türkler), kendileri de kapıkulları arasına girebilmek ve görevlerini oğullarına miras olarak bırakabilmek için padişahı zorladılar.
 
Bu Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünün başlangıcıydı." Kısa Yorumu: Gulam/köle Enderun siyaset ve bürokrasisinin yönetim modeli Müslüman Türk'ü vergi yoluyla iktisaden "barışta reçber, savaşta asker Türk" uygulamasıyla da siyaseten merkezden/devlet sisteminin çarkından çevreye doğru itmesiyle sonuçlandı.

Alıntı 2: Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş yılları ilmiye (ulema) kurumu bakımından büyük adamlar çağı olmuştu. Bunların ilim ve züht adamları olarak kişisel saygınlıkları, şeyhülislamlık makamının, devlet hizmetindeki âlimler hiyerarşisini denetleme makamına dönüşmesinde yardımcı bir etken olmuştur. Başlangıçta ilmiye sınıfı değerli bireylerin omuzları üzerinde yükselirken, 18. yüzyılda ulema ailesi içine takılıp kalmıştır… 18.yüzyıl Osmanlı kurumlarını anlatan Mauradgea d'Ohsson, en yüksek hâkimlik makamlarının "sınıfın önde gelen aileleri için tahsis edildiğini düşünmektedir.

Bu durum 16. yüzyıl Avrupalılarını etkileyen klasik Osmanlı sisteminin tam tersi bir ahlak anlayışını temsil ediyordu. 1700'lerin başında d'Ohsson'un bahsettiği Osmanlı İmparatorluğu tamamen farklı bir dünyaydı. D'Ohsson zamanında, ağırlığı olan ulema makamlarının çoğunluğu -bunlara hem kadılıklar ve hem de müderrislikler dâhildir- neredeyse büyük ailelerin, babadan oğula miras geçen bir mülkü haline gelmişti… D'Ohsson'un fazla tereddütlü ifadeler kullanmasına gerek yoktu.
 
Her çağın kendine has hastalıkları vardır, ancak 18.yüzyılda himayeciliğin yanlış yollara sapması yaygın, bayağı ve hemen hemen aile merkezliydi. Şeyhülislam Dürrizade Mustafa'nın (Ö. 1775) oğlu Küçük Mehmet Ataullah, Arapça sentaksın (Nahiv) çok ince noktalarını öğrenebilmek için oldukça sıkıştırılmış olmalıydı ki, ALTI YAŞINDA Şeyhülislam dedesi Dürri Mehmet'in (Ö. 1736) elinden müderrislik icazeti (rüus-u tedris) almıştı. Aynı torunlarına düşkün büyükbaba sayesinde icazetname sahibi olan 11 yaşındaki Dürrizade Nurullah Mehmet, kardeşi Ataullah'tan biraz daha iyi durumdaydı. 18.yüzyıl itibariyle üyeleri soy olarak birbirine benzeyen bir ulema aristokrasisi yerlerini almışlardı…
 
Osmanlı sistemi içinde aristokrasi kavramına en yakın statüye ulaşan grup olan ulemanın, 1550-1700 arasında ulema imtiyazlarına dağınık ve seyrek bir şekilde rastlanmaktadır. Dahası bu imtiyazların genişlemesi ve düzenli hale gelmesi -ki bunlar aristokrasinin gerçek özellikleridir- 1683'deki İkinci Viyana Kuşatması başarısızlığının ardından gelen iki nesil içinde kökleşmiştir. Bir mesleğin babadan oğla geçmesi ne 18. yüzyıla ve ne de ulema kurumuna özel bir durumdur. İstanbul merkezli imparatorluğun tarihi boyunca gerek hükümet işleri söz konusu olduğunda ve gerekse pazarlar ve kırsal alan söz konusu olduğunda, oğulları atalarının zanaatlarını takip etmişlerdir…
 
Geleneksel olarak ulema çocukları, alanı her türden kölenin veya hür insanın yetenekli çocuğuyla paylaşa gelmişti… Diğer her şey eşitken, ulema çocuklarının mesleğe intisap oranları ne kadar yüksek olurlarsa, kariyerin öğrencilikten şeyhülislamlığa kadar her kademesinde o kadar yüksek oranda temsil edilmeleri garanti altına alınmış oluyordu… Ulema çocukları her zaman söz konusuydu.
 
Ancak 18. yüzyılda ilmiyenin vardığı nokta tam bir kapalı şirket haliydi. 1703'ten 1839'a kadar geçen sürede şeyhülislamlık makamına geçen 58 kişiden 29'u sadece 11 aileden çıkmıştı. 18.yüzyılda İstanbul'un zenginlik ve itibar kaynağı olan kurumlar genellikle ulemanın elindeydi. Yine "-zade" son ekiyle tanınmış yaklaşık 350 seçkin ailenin çocuğun ulema ailesi olduğunu görüyoruz.
 
Hâlbuki Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş ve yükseliş dönemlerinde, keza daha önceleri Semerkant-Buhara ekolünde din âlimleri Hz. Peygamberin emanetçileridir ve söylenen şu söz oldukça manidardır: "Hükümdarı görmeye giden bir din adamı dinini kaybeder." Ha keza dindar insanlar için de şöyle bir uyarıdan söz edilebilir: "Kadılık makamını kabul eden bir kimse bıçaksız bir şekilde boğazlanan bir kişidir."

Osmanlı sisteminde şeyhülislamın -kadının rolü idari görevlerin faaliyetlerini denetlemeyi de kapsıyordu. Bu görevlerden biri de vergi tarhı ve tahsilâtında rol almalarıydı. Müslüman Türk reaya ile iltizam-mültezim sistemindeki anlaşmazlıklarda ulemanın oynadığı rol çoğu kez mültezimlerin lehine sonuçlanıyordu. Bu durum ise Osmanlı sisteminde özellikle 17. Yüzyıldan itibaren Müslüman Türk ahalinin şeyhülislamlık-ilmiye/ulema müessesesine olan güvenini yıkmıştır.

Madeline G. Zilfi, Osmanlı uleması konusunda Chicago Üniversitesi'nde doktora yapmış Amerikalı bir profesördür. Yaptığı çalışmalar dünümüzü ve bugünümüzü anlamak, geleceğimizi kurtarmak için sağlam tespitlere işaret ediyor: "17. yüzyılda İstanbul'un dini zihniyeti üzerine ortaya çıkan bir çatışma, imparatorluğu perişan eden bir mali krize eklendi.
 
Bizatihi ulemanın rolü ve krizin derin kökleri-fert fert ulemaya bir etkisi olmadığını kabul etsek bile -ulema hiyerarşisini ister istemez bozulmakta olan Osmanlı düzeninin bir sebebi haline getirdi. Her ne kadar ulema 19. yüzyıla kadar ideolojik dayanakları olan cepheden bir hücuma maruz kalmadıysa da 17. yüzyılın problemli yıllarında tehlikeli bir darbe yedi.
 
17. yüzyılda, ulema yozlaşmıştı şaşırtıcı bir şekilde büyük boyutlara ulaştı… İmparatorluğun içinde bulunduğu sıkıntılı durumun en sert politik delili aktif askeri birliklerin sultanı belirleme gücüne ulaşmasıydı. Dönemin istikrarsızlığı ve kılıç ehlinin yeni egemeni ile bağlantılı olarak hem siyasal şiddet düzeyi artmış hem de eğitimde gerileme meydana gelmişti…
 
Toplumun mutabakatının muhafazası olarak ulema aynı zamanda teorik olarak halkı temsil etmiş oluyordu. Resmi atanmışlar olarak da yönetici elitin bir parçası işlevine sahiptiler… Kriz zamanlarında ulemanın başarısız olması resmi din ile kitlelerin arasının daha da açılmasına sebep oldu."

Kısa Yorumu: "Bir sultanın ihtiyaç duyacağı en önemli şey sağlam bir imandır, zira din ve padişahlık iki erkek kardeş gibidirler. Ne zaman ülkede bir karışıklık patlak verse dinde bozukluk olur; kötü din sahipleri ve müfsitler(fesat çıkaran) ortaya çıkar. Ve ne zaman dini işler bozulursa ülkede de kargaşa hâkim olur; müfsitler kuvvetlenirler ve sultanı güçsüz ve meyus hale sokar; bidat aşikâr olur ve asiler kendilerini hissettirir.

İşte Osmanlı İmparatorluğu'nun Enderun Mektebi kökenli sivil-asker seçkinleri 1512'den itibaren gittikçe etkisini artıran bir basınçla Osmanlı'nın merkezi yönetimine hâkim oldular. Bu sürece 1517de Mısır'dan getirilen 2000 dolayındaki Selefi/Eşari ulema da dâhil olmuştu. Ve Osmanlı Türk medreselerinden Hanefi-Maturidi çizgisindeki ulema hızla tasfiye edildi. Böylelikle Osmanlı İmparatorluğu "seçkinler krizi" ile siyasi-iktisadi-dini ve toplumsal bir çözülmeye, dışarıdan destekli gayrimüslimler ve Avrupa'nın ittirmesiyle pupa yelken yol aldı.

Enderun ve ulema ekâbirler imparatorluk için "nizam" arayalım derken başta İngiltere, Fransa ve Almanya olmak üzere Batı'ya teslim oldular.

1838 Baltalimanı Serbest Ticaret Antlaşması, 1839 Tanzmat Fermanı, 1854 dış borçlanmanın başlangıcı, 1856 Islahat Fermanı, 1875 iflas, 1881 Duyun-ı Umumiye İdaresi, Tütün Reji İdaresi, yabancı bankalar ve iktisadi-siyasi vesayet, azınlıklara "Osmanlı İmparatorluğu büyük devlettir" gazlamasıyla verilen iktisadi-siyasi imtiyazlar Osmanlı'yı "Balkanlaşma" hercümercinin, türbülasyonun içine çekiverdi.

Öyle ki bu dönemde hem "İslamcı" "Yeni Osmanlılar" hem "laikçi" "Jön Türkler"in en çok meşgul olduğu mevzu "Hıristiyan tebai Osmaniye"nin durumunu ıslah etmekti. İmparatorluğun kurucu unsuru Müslüman Türk ikisinin de umurunda değildi. "İslamcı" Yeni Osmanlıların en büyük siyasi ve mali destekçileri zengin Osmanlı azınlıklarıydı. Ticaret azınlıkların elindeydi.
 
"Laikçiler" ve "İslamcılar" dört hususta birleşmişlerdi: a) Batı desteği olmadan Osmanlı ayakta kalamazdı, b) Saltanat-halifelik mutlaka muhafaza edilmeliydi, c) Osmanlı devletinin siyasi ve iktisadi yapısı ticaret burjuvazisinin ideolojisine uygun bir yapılanmaya gitmeliydi, d) Türk olmayan Osmanlı halkları "salt vatan birliği" ve "yurtseverlik" duygularıyla Osmanlı mülkünde birlikte yaşayabilirlerdi.

Bütün bunların neticesi tam bir trajediydi. "Bin yılda karılan Anadolu coğrafyasının harcı"nın içine yabancıların getirdiği "el çamuru" atılıyordu.

Alıntı 3: 19 Mayıs 1919'da güneş Samsun'dan doğuncaya kadar: "Türklerin tarihinde Müslüman nüfusun uğradığı kayıp önemli bir bölüm oluşturur. (Azınlık) milliyetçiliği ile emperyalizmin sonuçlarından en çok acı duyanlar onlardı… Türkler bu badireden yok edilmeksizin çıktı; ama ulusları, geçen bir yüzyılın olaylarından derinlemesine etkilendi. Müslüman Türklerin uğradığı kayıpların tarihsel önemine rağmen, bu kayıplara ders kitaplarında değinilmez, Bulgarların, Ermenilerin ve Rumların uğradığı kıyımları anlatan ders ve tarih kitapları, Türklerin uğradığı aynı tür kıyımları anmamışlardır."

Sevgili okuyucular, bu makaleyi okurken ilk anda "hoca Osmanlı Türkiye'sini yazmış" diyebilirsiniz. Ama ben aslında Osmanlı Türkiye'sinde "incecik çatlamaların nasıl büyük yarıklara, dâhili ve harici unsurlar tarafından dönüştürüldüğünü ve bu dönüştürmede dâhilde hangi unsurların kullanıldığını yazdım.

Cumhuriyet Türkiye'si Osmanlı'yı kadavraya dönüştürenlerin günümüzdeki uzantıları, neo-Enderun ve neo-ulema kliğinin elinde parçalanmaya doğru sürükleniyor.

Özellikle 3 Kasım 2002'den bu tarafa olanları kısaca hatırlarsanız; bankaların çoğu ordusunun Oyakbank'ı bile yabancılara satılmış. Stratejik sanayi tesisleri özelleştirme adı altında peşkeş çekilmiş, sigorta şirketlerinin tamamına yakını yabancıların eline geçmiş bir Türkiye'den bahsediyoruz.

2002 sonunda toplam borçları 222 milyar dolar olan Türkiye'nin 2009 yılının Nisan sonundaki toplam borcu 570 milyar dolardır. Ve yılda 50 milyar dolar faiz ödüyoruz.

Kerkük, Musul ve Irak'ın kuzeyinde kırmızıçizgileri "morartılmış", Türk ordusunun Süleymaniye'de başına çuval geçirilmiş, Kıbrıs "kazı-kazan" loteryasında.

İçeride 24'ten 52'ye kadar etnik grup olduğunu söyleyen bir başbakan. "Ne mutlu Türküm diyene" demenin Türkiye'ye zarar verdiğini söyleyen bir cumhurbaşkanı. Yine "azınlıkları tam faşizan yöntemlerle kovduk" diyen bir başbakan ve ondan geri kalmayan "Kürt meselesi bugün çözülürse çözülür, yarın geç olabilir" diyen bir cumhurbaşkanı ile maliye bakanlığında oturan bir İngiliz vatandaşı. Birbirinin arkasında Cuma namazı bile kılmayan cemaatler, başörtüsü manipülasyonu, nüfusunun % 30'u açlık sınırında, % 25'i işsizi olan bir ülke.

Dahasını saymaya gerek var mı?

Bütün olanların Osmanlı Türkiye'sinde olanlarla bu kadar örtüşmesi ve oyuncuların aynı "laik", "İslamcı" ama "Batıcı" olması… O zaman bütün bu olayların yaşandığı yılların bir önemi var mı?

Öyleyse kendinize şu soruyu soracaksınız. "Bu olanlar bu kadar neden birbirine benziyor?" Biz 1864'te mi 2009'da mı yaşıyoruz?

"Bin yılda karıldı bu ülkenin harcı ayrıştırmak kimin harcı"… diyenlerin bir araya gelmesi için zaman gittikçe daralıyor.




 



Diğer Makaleleri

- Türk milliyetçiliğine karşı, "Siyasal İslam" / Tarih : 2010-01-23 13:59:52
- TÜRKİYE'DE SİYASAL PÜRİTENİZM... / Tarih : 2009-10-13 10:06:54
- Erdoğan ve "Etnisiye İle Katolik Nikâh" / Tarih : 2009-08-26 11:49:59
- "SIFIRCI" DIŞİŞLERİ BAKANININ VE ERDOĞAN... / Tarih : 2009-07-13 11:32:42
- PARANIN DİNİ İMANI VE IRKI VARDIR / Tarih : 2009-05-28 10:09:18

Diğer Ramazan K. Kurt Makaleleri : 1 2 3 4 5 6 7  İleri »