Küçük olaylar daha geniş bir fotoğrafı aydınlatabilir. Geçenlerde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Paris'te bir Osmanlı hazineleri sergisi açtı. Söz konusu sergi, Türkiye'nin zengin mirasının değerini yükseltmeye yönelik çabanın merkezinde yer alıyordu. Gül'e, Nicolas Sarkozy de eşlik etti. Ancak Fransa Cumhurbaşkanı diplomatik kurallara uygun olmayan bir tarzda sakız çiğneyerek geldi.
Sarkozy'nin sakız çiğnemesinin, Fransa'nın Türkiye'nin AB amaçlarına dudak bükmesinin mecazi anlatımı olduğunu öğrendim. Söz konusu saygısızlık iki liderin Elysee Sarayı'ndaki çalışma yemeğindeki ifade biçimleri için de belirleyici oldu. Atmosfer "nazik" olarak tanımlandı. Bunun ne anlama geldiğini herkes biliyor elbette...
Fransız yetkililer hiç şüphe yok ki Sarkozy'nin kasıntılığının hor görme niyetini taşımadığını söyleyerek karşı çıkacaklardır. Ne var ki Fransa Cumhurbaşkanı hiçbir zaman diplomatik incelikleri tam olarak öğrenemedi. Ancak konuğunun hassasiyeti sürpriz bir durum değildi. Sarkozy, kendisini -Almanya'dan Angela Merkel'in dahil olduğu- Türkiye'nin AB üyeliğine karşı olan Avrupa liderlerinin öncüsü konumuna koydu.
TÜRKİYE ARTIK DOĞU'YA BAKIYOR
Türkiye, şimdilerde kendisini Orta Doğu'da güçlü bir ara bulucu ve uzlaştırıcı olarak konumlandırıyor. Komşuları ile sorunlu ilişkilerini düzeltiyor. Ve Avrupa'da alışık olduğu küçümsemden çok daha fazla içtenlikle karşılandığı Arap başkentlerinde, daha fazla saygı görüyor.
Başbakan Erdoğan ev sahipliğini Türkiye'nin Stratejik İletişim Merkezi'nin yaptığı ve ABD-Alman Marshall Fonu tarafından desteklenen İstanbul Forum'daki açılış toplantısında stratejisini gözler önüne serdi. Erdoğan, hükümetinin AB çabasını sürdüreceğini söyledi. Ancak çaresiz bir ricacı gibi davranamadı. Türkiye bunun yerine, Doğu ve Batı'nın stratejik olarak kesiştiği yer hızla yükselen bir güç olarak, statüsüne uygun bir rolü benimsiyor bana göre...
YENİ İLİŞKİLER
Batılı başkentlerdeki endişeleri göz ardı eden Türkiye, Filistinli Haman ve Lübnan'daki İran destekli Hizbullah ile ilişki kurdu. Geçen hafta Başbakan, Türkiye'nin İran ve Batı arasında bir ara buluculuk benimsemesiyle, Tahran'a gidip geldi.
Bu arada, İsrail'in Gazze işgaliyle uzun vadeli ilişkiler de bir çatlağa neden oldu. Anladığım kadarı ile Türkiye bir İsrail-Filistin anlaşmasını, Türkiye'nin arka bahçesindeki istikrar açısından bir olmazsa olmaz olarak görüyor.
Bu gidişten herkes memnun değil. Mustafa Kemal Atatürk tarafından miras bırakılan cumhuriyete sahip çıkanlar, başta başbakan olmak üzere diğer bakanların Müslüman kimliğinin, Avrupa kimliğinin önüne geçmesinden bir hayli endişe duymaktadır.
Ancak Sarkozy ve onun gibi düşünenler, geçmişe takılıp kalmaktan başka bir şey istemiyor. Türkiye'ye yakışan dünya ile konuşmak değil midir?