Dış Politikada Tutarlılık
Yokluğunu her gün biraz daha fazla hissettiğimiz büyük devlet adamı rahmetli İsmet İnönü, Demokrat Parti'nin iktidarda olduğu dönemlerde muhaleftet partisi CHP'nin lideri iken, biz gazetecilerle zaman zaman sohbet ederdik. TBMM'nin eski binasının gazinosunda cereyan eden bu görüşmeler, gerçekten çok ilginç ve aydınlatıcı olurdu. Yine böyle bir sohbetimizde, komşularımızla olan ilişkilerimizin bir değerlendirmesini yaparken İnönü bizlere, aynen şunları söyledi: "Biz memleketimizin haklı, haysiyetli ve kuvvetli vaziyetine inanmışızdır. Türk Milletinin haysiyetini tabii ve meşru bir hak kabul edenle gayet iyiyiz."
O yıllarda, dönemin en güçlü ve en büyük tirajlı gazetesi olan Yeni Sabah gazetesinin gencecik bir muhabiri olarak, bu mesajı galiba iyi anlayamamışım. Şimdi bakıyorum da, bu sözler gerçekten çok önemlidir. Fakat haysiyetimizi tabii ve meşru addetmeyenler ile de gayet iyi olarak, bu sözler elbette ki anlamsızlaşır. İlke konusunda önemli olan slogan olarak kullanılmaları değil, kararlılıkla uygulanmalarıdır.
AZİMLİ OLDUĞUMUZ DÖNEMLER
Hak çıkarlarımızdan farksız bir şekilde onurumuzu da korumaya azimli olduğumuzu, sözlerimizle ve davranışlarımızla açıkça belli olduğu sürece, Türkiye'nin dış ilişkileri hep olumlu şekilde gelişmiştir. Kimse, meselâ Ege Denizi adalarının silahlandırılmasından bir hak olarak söz etmemiştir. Tersine, bu arzulansa ve hatta bu yolda bazı girişimler olsa bile, "böyle bir şey yok" denmiştir. Özellikle hiç bir dost ülkede, hükümet sorumluları veya parlamentolar, Türkiye'yi soykırım yapmakla suçlamamışlar ve bir bölüm topraklarımızdan "2500 yıllık Ermeni vatanı" diye söz etmemişlerdir. Bu duyarlılığa dönmemiz şarttır. Onur ve çıkar birbirlerini tamamlarlar. Zaten, taviz hırçınlıkları yatıştırmaz, aksine kamçılar. Bunu hatırdan çıkarmamak lazımdır.
ESKİ YILLARIN POLİTİKALARI
Türkiye Cumhuriyeti 1930'lu yıllardan itibaren uzlaşmacı ve insancıl bir politika izleyerek, bunun meyvelerini almıştır. Balkan ve Sadabat Paktları bu dönemde imzalanmıştır. Türkiye'nin çevresi bir "barış gölü" haline gelmiştir. Ne yazık ki İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, özellikle son dönemlerde bazı komşu ülkelerin yöneticileri, bu barış ortamının değerini anlayamaz hale gelmişler ve Türkiye, bu dünya boyutunda barıştan yana insancıl tutumu ile ne İslam ne de Arap alemini terk etmiştir. Bunları da içine alarak, milli esasa dayalı ve laik bir devlet düzeni içinde, uluslararası ilişkilerde ortak bağ olarak çağdaş uygarlığı kabul edip, tüm ülkelerle eşit şartlar altında, dünya boyutunda bir işbirliğine yönelmek istemiştir sadece... Bu yeni uluslararası ilişkiler anlayışında ırk, renk ve mezhep ayırımına da yer yoktur artık. Bu anlayış zaten, Birleşmiş Milletler temel ilkelerine tamamen uygun bir anlayıştır.
Dış politika alanında hareketli bir dönemin içinde bulunuyoruz. Türkiye'nin, Sovyetler Birliği ve Yugoslavya'nın dağılmalarından sonra Adriyatik'ten Çin sınırına kadar uzanan coğrafi alanda, tarihi sorumluluklar üstlenmek durumunda olduğu, apaçık ortadadır. Bunun için tutarlı bir dış politikaya ihtiyaç vardır. Dış ilişkilerde dinsel gruplaşmalara yönelmenin sakıncaları sayılmayacak kadar çok olacaktır. Unutmamak gerekir ki, dış politkada yapılacak bir hata, iç politikada yapılabilecekten çok daha fazla zararlıdır. Çünkü gideni geri almak zor, hem de çok zordur. |